Autocad Düzlemsel Formül Kullanımı / Örnek Çizim Video

AutoCAD Dersleri: Düzlemsel Formüller ile Makine Parçası Çizimi

ChronoScribe Studio’nun AutoCAD Dersleri serisinin bu bölümünde, teknik çizimin temel taşlarından olan düzlemsel formüllere dalıyoruz.
Bu uygulamalı çizim videolarında, @x,y koordinat sistemini kullanarak nasıl daha hızlı, hassas ve profesyonel çizimler yapabileceğinizi bir makine parçası üzerinde adım adım gösteriyorum. Bu temel formüle hakim olmak, AutoCAD’deki hızınızı ve yetkinliğinizi kökten değiştirecek!


🔹 Temel Formül Kullanımı: @x,y Bu komut, bulunduğunuz son noktadan itibaren X ve Y eksenlerinde ne kadar hareket edeceğinizi belirtir.

🔹 Pratik Yön Hareketleri:

  • Sağa hareket: @100,0 (X’te 100 birim ileri, Y’de sabit)
  • Sola hareket: @-100,0 (X’te 100 birim geri, Y’de sabit)
  • Yukarı hareket: @0,100 (X’te sabit, Y’de 100 birim ileri)
  • Aşağı hareket: @0,-100 (X’te sabit, Y’de 100 birim geri)

🔹 Önemli Not: Formüllerde ondalık sayılar nokta (.) ile yazılır (Örnek: @22.5,0)








Metinler ve Görseller : Volkan Özpolat

Photoshop Generative Expand

Tuvaliniz Artık Sonsuz: Photoshop’un Devrim Niteliğindeki Özelliği “Generative Expand”


Yaratıcı süreçte hepimizin karşılaştığı o an vardır: Mükemmel bir kompozisyon yakalamışsınızdır ama tuvaliniz bitmiştir. Harika bir fotoğraf çekmişsinizdir ama kadraj biraz dardır. Bir karakteri hayalinizdeki gibi çizmişsinizdir ama onu oturtacağınız dünya, çerçevenin dışında kalmıştır.
Peki ya size tuvalinizin sınırlarının artık olmadığını söylesem? Ya ufuk çizgisini, sadece birkaç kelimeyle veya tek bir tıklamayla, hayal gücünüzün uzandığı yere kadar genişletebileceğinizi söylesem?
Adobe’nin, yapay zeka serisi Firefly ile güçlendirdiği Photoshop’un en son harikası “Generative Expand” (Üretken Genişletme) tam olarak bunu yapıyor.


Generative Expand Tam Olarak Nedir?


En basit tanımıyla Generative Expand, bir görselin mevcut sınırlarının ötesini, o görselin stiline, ışığına ve dokusuna kusursuz bir şekilde uyum sağlayan yeni piksellerle, yapay zeka kullanarak doldurma teknolojisidir. Eskiden “içerik belirgin dolgu” (content-aware fill) ile yaptığımız küçük rötuşların aksine, bu özellik sıfırdan, tamamen yeni ve tutarlı bir dünya yaratıyor. Bir nevi, resminizin anlatılmamış kısımlarını Photoshop’un sizin için hayal etmesi diyebiliriz.


Bu Özellik Neden Bir Devrim Niteliğinde?

Generative Expand, sadece bir araç değil; bir zihniyet değişikliğidir. Artık elimizdeki materyalle sınırlı değiliz. Bu teknoloji sayesinde:

  • Fotoğrafçılar, dar kadrajlı bir portreyi saniyeler içinde geniş bir manzara fotoğrafına dönüştürebilir.
  • Dijital sanatçılar, yarattıkları fantastik dünyaların sınırlarını ortadan kaldırarak sonsuz sahneler tasarlayabilir.
  • Grafik tasarımcılar, tek bir kare görseli, farklı sosyal medya platformları için (dikey bir story, yatay bir banner gibi) anında ve tutarlı bir şekilde yeniden boyutlandırabilir.

Kısacası, “Keşke şurada biraz daha boşluk olsaydı” cümlesi artık tarihe karışıyor. Sınırları belirleyen siz değilsiniz, hayal gücünüz.


Peki Nasıl Çalışıyor?


“Tüm bu teorik bilgilerin ve heyecan verici olasılıkların ardından, şimdi bu aracın pratikte neler yapabildiğini görme zamanı. Aşağıdaki videoda, Generative Expand özelliğini kullanarak bir görseli gerçek zamanlı olarak nasıl genişlettiğimi, farklı varyasyonları nasıl denediğimi ve yaratıcı süreçte karşılaştığım sonuçları adım adım sizlerle paylaşıyorum.

Lafı daha fazla uzatmadan, sizi bu yapay zeka harikasının canlı performansıyla baş başa bırakıyorum. İyi seyirler!”

Arşiv Notları/Kontes Elizabeth Báthory: Bir Efsanenin Anatomisi

Giriş: Tarihin Kanlı Tuvali

Countess Bathory (Erzsébet Báthory) : Gerçek portresi

Tarih, sadece kralların ve savaşların değil, aynı zamanda fısıltıların ve gölgelerin de kaydını tutar. Bazı isimler vardır ki, zamanın mürekkebiyle değil, kanla yazılmıştır. Macar soylusu Kontes Elizabeth Báthory (Macarca: Báthory Erzsébet), bu isimlerin belki de en tekinsizi, en rahatsız edicisidir. 16. yüzyılın sonunda, Avrupa’nın kalbinde, Čachtice Kalesi’nin soğuk duvarları arasında yankılanan çığlıklarla bir efsaneye, daha doğrusu bir kabusa dönüşmüştür.
Peki, bu soylu kadın kimdi? Onu, yüzlerce genç kızı öldürdüğü iddia edilen bir canavara dönüştüren neydi? Bu, sadece bir delilik hikayesi mi, yoksa dönemin siyasi entrikalarının, gücün ve güzellik takıntısının yarattığı trajik bir sonucun portresi mi? Chrono Scribe Studio’nun arşivlerinde, bu kanlı efsanenin katmanlarını aralıyoruz.

Countess Bathory (Erzsébet Báthory) : Gerçek portresi

Čachtice Kalesi

Elizabeth Báthory, 1560 yılında, Macaristan Krallığı’nın en güçlü ve en köklü ailelerinden birinin mensubu olarak dünyaya geldi. Zeka, zenginlik ve güzellikle kutsanmış, aynı zamanda o dönemin soylularına özgü bir acımasızlık ve ayrıcalık hissiyle büyümüştü.

Genç yaşta, Osmanlı’ya karşı savaşlarda “Macaristan’ın Kara Şövalyesi” olarak nam salacak olan Ferenc Nádasdy ile evlendi.

Ferenc Nádasdy’nin gerçek portresi

Kocasının bitmek bilmeyen seferleri, onu Čachtice Kalesi’nin tek hükümdarı yapmıştı.
Efsaneye göre, her şey o meşhur aynanın karşısında başladı.

Güzelliğiyle ve solgun teniyle gurur duyan Kontes, bir gün yüzünde yaşlılığın ilk, o cılız işaretini, bir kırışıklığı fark etti.

Bu, onun narsist ruhunda bir deprem etkisi yarattı. Değerini ve gücünü borçlu olduğu en büyük hazinesinin, yani güzelliğinin, zaman tarafından çalınacağı korkusu, zihnini bir zehir gibi sarmaya başladı.

O an, hizmetindeki genç bir kızın yanağına yanlışlıkla attığı bir tokadın ardından, kızın yüzünden eline sıçrayan kanın, kendi tenini daha pürüzsüz ve daha genç gösterdiğine inandığı söylenir.

Bu, o karanlık fısıltının doğduğu andı. Çürümenin ilacı bulunmuştu: Masumiyetin kanı.

O andan itibaren, kaledeki hizmetçiler onun için artık birer insan değil, güzelliğini koruyacak birer “ilaç” kaynağıydı.

Bölüm 2 : Kızıl Ritüel

“Aynadaki o ilk çatlağın ardından gelen aydınlanma, kısa sürede bir saplantıya, saplantı ise metodik bir vahşete dönüştü. Artık bu, anlık bir öfkenin sonucu değil, Čachtice Kalesi’nin gizli odalarında, mum ışığında icra edilen soğuk ve planlı bir ayindi. Elizabeth, bu korkunç arayışında yalnız değildi. En sadık hizmetkarları ve yerel bir şifacıdan oluşan küçük bir grup, onun suç ortakları, bu kanlı ritüellerin başrahibeleri haline geldi.
Kaledeki dehşet, basit işkencelerin çok ötesine geçti. Tarihi kayıtlara ve özellikle de mahkeme tanıklıklarına göre [Kaynak 2: György Thurzó’nun Soruşturma Tutanakları], kurbanlar sistematik olarak dövülüyor, iğnelerle deliniyor, kışın ortasında soğuk suyla ıslatılıp dışarıda donmaya bırakılıyordu.

Efsaneler, Kontes’in o meşhur, ucu sivri demirlerle kaplı “Demir Hizmetçi” (Iron Maiden) benzeri bir mekanizma kullandığını fısıldar. Ancak en çok anlatılan ve onun adıyla özdeşleşen ritüel, şüphesiz kan banyosuydu.

Báthory’nin, öldürülen bakirelerin kanıyla dolu bir küvete girerek, onların gençliğini ve yaşam enerjisini kendi bedenine aktardığına inandığı söylenir.

Bu, onun için bir cinayet değil, bir tür simya, bir “güzellik iksiri” yaratma süreciydi. O, kendini bir katil olarak değil, zamanın ve çürümenin kaçınılmaz yasalarına meydan okuyan bir bilim insanı, bir sanatçı olarak görüyordu.
Kurbanlarının çığlıkları, onun laboratuvarındaki deneylerin kaçınılmaz birer ses efektiydi. Bu süreçte 600’den fazla genç kızı öldürdüğü, Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girmiştir.
Bu korkunç ritüeller, soylu ailelerin kızlarının da kalede kaybolmaya başlamasıyla, artık fısıltı olmaktan çıkıp, krallığın en tepesine ulaşan bir çığlığa dönüşecekti.”

Bölüm 3 : Taştaki Fısıltı

“Her krallık eninde sonunda düşer. Elizabeth Báthory’nin kanla inşa ettiği o tekinsiz krallık da, Macaristan Kralı II. Matthias’ın emriyle görevlendirilen Palatin György Thurzó’nun 1610 yılındaki ani baskınıyla yıkıldı.

Thurzó ve askerleri, kaleye girdiklerinde, efsaneleri bile gölgede bırakacak kadar korkunç bir manzarayla karşılaştılar: Canlı, ölmek üzere olan ve parçalanmış bedenler… Bu, inkâr edilemez bir kanıttı.
Ancak Báthory’nin asil kanı, onu halka açık bir mahkemeden ve idamdan korudu. Onun yerine, tarihin en tuhaf ve en acımasız cezalarından birine çarptırıldı. Suç ortakları halkın önünde yakılarak veya işkenceyle öldürülürken, Kontes, kendi kalesindeki bir odaya, ömrünün sonuna kadar hapsedildi.

Kapısı ve pencereleri, geriye sadece yemek için küçük bir delik bırakılacak şekilde, tamamen tuğlalarla örüldü.

Güzelliğini ve gücünü yansıtan o meşhur aynasından mahrum bırakılan Elizabeth, hayatının son dört yılını bu taş mezarda, kendi karanlığında geçirdi.

1614 yılında, 54 yaşında, o karanlık odada ölü bulundu.
Fakat bedeni o odaya hapsolsa da, hikayesi o duvarlardan sızmayı başardı. Zamanla, Elizabeth Báthory adı, tarihi bir figür olmaktan çıkıp, geceleri anlatılan bir korku masalına, kalede esen rüzgarın taşıdığı bir fısıltıya, ölümsüz bir efsaneye dönüştü. Gençliğin kanında aradığı o ölümsüzlüğü bulamadı belki, ama kendisi hakkındaki o korku dolu hikayelerde, bambaşka ve çok daha kalıcı bir sonsuzluğa ulaştı.
O, artık sadece bir Kontes değil. O, taştaki fısıltının ta kendisi.

Countess Bathory (Erzsébet Báthory) : Ölmeden önceki son hali

Kaynak: Tarih Arşivleri, Wikipedia, Guinness Dünya Rekorları

Countess Bathory (Erzsébet Báthory) hayatını anlatan filmlerden….

Tarih/Eski Zamanların Ağaç Süsleme Geleneği : Nahıllar

NAHIL SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMINI BİLİYOR MUYUZ ?
Pek eski bir Türk geleneği olan süslenmiş yapay ağaçlara nahıl denir. Osmanlı şenliklerinin olmazsa olmazıdır onlar; bereket getirirler, sevinç getirirler. Osmanlı şenliklerinde, özellikle saray düğünlerinde göz alıcı geçitler düzenlenirdi. Bu geçitlerin en dikkat çeken parçalarının başında nahıllar gelirdi; herkesin hayranlıkla seyrettiği, çok eskilerden gelen ağaç kültünün bir yansıması ve devamı olan kocaman yapay süs ağaçları… Arapça ‘hurma ağacı’ anlamında olan nahıl, Osmanlı kültüründeki yaygın kullanımıyla şenlik ağaçlarını tanımlar.
NAHIL NASIL YAPILIR ?
Nahılların kat kat iskeleti hafif ağaçlardan, demirden ya da gümüşten yapılırdı. Bu büyük yapma ağaçların her katına asılmış olan çengellere balmumundan ve renkli, yaldızlı kâğıtlardan türlü süs, çeşit çeşit çiçekler, yemişler, mevsimine göre bahar dalları, kurdeleler, bazen de mumlar takılırdı. Nahılcılık bir iş koluydu; örneğin 17. yüzyılda İstanbul’da dört dükkanda 55 nahılcı ustanın var olduğunu, nahılbend denen bu esnafın Aksaray’da ve Tahtakale’de bulunduğunu gezgin Evliya Çelebi’nin yazdığı eserden öğreniyoruz. Düğünlerin pahalı süsleri 16. yüzyılın parlak sünnet düğünlerinden birine gitsek şimdi; Sultan III. Murad’ın kıymetli şehzadesi Mehmed’in 1582’deki düğününe ve orada geçirilen göz kamaştırıcı nahılları seyretsek, tabii günümüze gelen minyatürlü düğün kitabının sayfalarından, nakkaş Osman’ın fırçasından! Buradaki altı katlı nahılların her katı farklı geometrik desende özenle boyanmış, kenarlarına püsküllü renkli toplar ve yapay üzüm salkımları asılmış; tabanların kenarları ve tepeleri renkli çiçeklerle, özellikle de lalelerle bezenmiştir. Düğün kitabında bu düğün için hazırlanan nahılların her birinin güçlü kuvvetli 50 tersane askeri tarafından taşındığı bildirilir; gözümüzde canlandırmak için iyi bir ölçü! Bu nahıllardan birinin boyunun yüksekliği ‘bir minare boyu’ olarak tarif edilir; aslında yükseklikleri 24-36 m arasında değişmektedir. Nahıl ustalarına ise 36.300 akçe verilmiştir. Ve 17. yüzyıldaki bir düğünün nahıllarına göz atarsak, bir ihtişam örneğiyle karşılaşırız: 1675’te Edirne’de Sultan IV. Mehmed’in kızlarının düğünüyle şehzadelerinin sünneti için 150 nahılcı çalışmış ve 40 adet göz kamaştıran nahıl üretmiştir.

Sünnet olan şehzadeler için hazırlanmış büyük nahıllar ve eski saray avlusunda sultanı karşılamak için bekleyen kalabalık (nakkaş Levni, Surname-i Vehbi 1720)

LALE DEVRİ NAHILLARI
Lale Devri diye anılan dönemde, Sultan III. Ahmed’in dört şehzadesinin 1720’de yapılan sünnet düğününün Surnamesi’nde, yani düğünü anlatan kitabın başında nahılların önemi vurgulanır: Düğüne karar verilir verilmez başlanan ilk iş nahılların hazırlanmasıdır! Hemen usta dülgerlerle nahılcılar, otuz kadar demirciyle birlikte ağaçtan ve demirden iskeletler yapmaya girişir, yazarın deyişiyle ‘gayret kolunu sıvarlar’. Kitabı resimleyen nakkaş Levni de koca nahılları olanca görkemiyle yansıtır; minyatürde padişah ile şehzadeleri, Eski Saray’da yapılmış olan bu nahılları düğün öncesinde görmeye gelmişlerdir ve nakkaş tam o anı betimleyivermiştir. Ağırlıkları yüzünden kalın halatlarla taşınabilen nahıllar şenlik alanına getirilirken dar sokaklara sığmayınca, rahat geçirilmeleri için evlerin sokaklara uzanan cumbalarıyla çatıların geniş saçakları yıktırılacaktır! Ancak düğün yüzünden kimsenin mağdur edilmesi istenmez; bunların tekrar inşa masrafları devlet tarafından yıktırılma sırasında, yerinde ödenecektir. Mimarların da yıkım yerinde görev aldığı bu türden bir istimlak, nahıllar için alışılmış bir uygulamadır.
DEĞERLİ TAŞLARIN BEZEDİĞİ PAHA BİÇİLMEZ NAHILLAR
Nahılların kimi zaman değerli taşlarla bile bezendiği anlaşılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşiyle evlenen Sadrazam İbrahim Paşa’nın düğün için yaptırdığı altın, gümüş ve değerli taşlardan oluşan iki büyük nahıl, dillere destan olmuştur. Tarihler 17. yüzyılda, Sultan İbrahim’in kızıyla evlenen Sadrazam Ahmed Paşa’nın da değerli taşlarla ve gümüşle, altınla süslenmiş nahıllar yaptırdığını belirtir.
GÜNÜMÜZDE
Yalnızca şenlik süresince kullanılıp sonra bozulan nesneler olduklarından, o muhteşem nahıllar günümüze gelmemiştir; ancak tarihçilerin satırlarında okuruz onları ve nakkaşların resimlerinde görürüz, hayran oluruz. Nahıllar, kültür tarihimizdeki yaygın çiçek sevgisine işaret eder. Bu sevgi şimdi de sürmektedir kuşkusuz; Anadolu’daki bazı köy düğünlerinde çiçeklerle, gelin teliyle, ayna parçalarıyla geline benzetilen anlamlı bir nahıl hazırlama adetinin sürdüğü gibi. İnsanların gelecek için beslediği umutların parlak biçimde somutlaşmasının bir örneği… Bütün bunlar, tıpkı bizim için takvimde yeni başlangıcın simgesi olarak bir kutlama vesilesine işaret eden ışıklı yılbaşı ağaçları gibi, bir sevincin ışıltılı biçimde dışa vurulması değil midir? O halde, nahıl geleneği neden tüm görkemiyle yeniden yaygınlaşmasın?

KAYNAK : PROF. DR. GÜL İPEROĞLU (09.12.2012 tarihli Posta Karnaval’dan alınmıştır.)

Arşiv Notları/Smurf Legends

Şirinler çizgi filmini çocukluğunda izlemeyen yoktur. Hepimizin sevdiği bu küçük mavi yaratıklar aslında bir mesaj mı veriyordu ?
Efsaneler bize bir şey anlatıyor mu ?
İddia edildiği gibi Peyo bize mesajlar mı veriyordu ?

ŞİRİNLER SOSYALİST Mİ ?

Bazı iddiaların dayandırıldığı rivayete göre, Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo sosyalistti. Şirinleri ortaya çıkardığı zaman iki kutuplu bir dünya olması ve bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB olması da iddiaları güçlendirmiştir. İddialara göre sosyalist olan Peyo, yaptığı çizgi romanla bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika’ya karşı bu yolla propaganda yapmak istemiştir.
Bu iddialar ışığında Şirinler sosyalist olan SSCB’yi, Gargamel ise emperyalist olan ABD’yi temsil eder. Köyün yönetim şekli ise komünizmi temsil eder. Ayrıca şirinlerin birbirlerine şakacı Şirin, işçi Şirin, aşçı Şirin gibi ifadelerle seslenmesi de sosyalist sınıfların kullandığı ‘’yoldaş’’ kelimesiyle bağdaştırılır. Ancak Peyo yaşadığı dönemde, çıkan komünizm iddiaları için ‘’garip ve gayriciddi’’ yorumunu yaptığı söylenmektedir.
Şirinler’in İngilizce adı olan “Smurf” kelimesinin “Socialist Men Under Red Flag”ın (Kızıl Bayrak Altındaki Sosyalist Adamlar) kısaltması olduğu “iddiası” bir şehir efsanesinden ibarettir. Çünkü, Şirinler’in yaratıcısı Peyo tarafından Şirinler’e verilen orijinal isim Les Schtroumpfs’tur. Bu iddiaları kuvvetlendirmek için çizgi film müziğinin ‘’Sosyalist Enternasyonal’’ marşının ritmiyle aynı olduğu söylenmiştir.

ŞİRİN BABA VS KARL MARX ?

Köyün komünist olduğu düşüncesinden yola çıkarsak, Şirin Baba’nın da Karl Marx olduğuna inanmak pek zor değil. Marx’ın sakalının aynısı ve taktığı kırmızı şapkanın komünizmin rengi olan kızılı çağrıştırması sebebiyle de bu efsane oldukça güçlenmiş…

SMURFLİNGS NEYİ TEMSİL EDİYOR ?

1980’li yılların sonlarına doğru çizgi filme yeni karakterler eklenmiştir. Farklı renkte, elbisede ve görünüşte olan “Smurflings” karakterleri de Sovyetlerin ütopik armonisine zorla girmeye çalışan Batılı davetsiz misafirleri temsil ettiği söylenir.

GARGAME ASLINDA KİM ?

Sürekli Şirinleri yakalamaya çalışıp altına çevirmek istemesi, kapitalizmin bir tasviri olarak yorumlanıyor. Bütün bölümler boyunca şirinlerden altın yapmaya çalışması, bu iddiaların ortaya çıkmasında önemli bir rol oynuyor. Üstüne giydiği rahip cüppesine benzer kıyafeti de din ögesini kullandığı yönünde iddiaları kuvvetlendiriyor. Hatta bazılarına göre Gargamel aslında ABD’yi temsil ediyor.

AZMAN NEYİ TEMSİL EDİYOR ?

Gargamel’in kedisi Azman ise (orijinal adı Azrail’dir) ABD’nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize ettiği iddia ediliyor.

GÖZLÜKLÜ ŞİRİN KİMİ TEMSİL EDİYOR ?

Bir diğer rivayete göre Peyo aynı zamanda ‘’Stalin’’ciydi. Şirinler çizgi romanında da ukalalığı sebebiyle sık sık köyden kovulan gözlüklü şirini bilerek ‘’Lev Troçki’’ye benzettiği söylenmektedir. Bazılarına göre bu şirinin gözlüklü olmasının sebebi bile Troçki’nin gözlüklü olmasıdır. Gözlüklü şirin, köyde Şirin Baba’ya en yakın şirindir. Fakat eksik bilgiyle hareket ettiği ve ukalalık yaptığı gerekçesiyle diğer şirinler tarafından hep alay konusu olur ve köyden kovulur. Lev Troçki de, Josef Stalin ile giriştiği siyasi mücadeleyi kaybedince resmi görevlerden alındı ve Sovyetler Birliği’nden sürgün edildi.

UYKUCU ŞİRİN TEMBELLİK HAKKINI MI TEMSİL EDİYOR ?

Gerçek adı Schtroumpf Paresseux’dur.Uykucu şirin veya tembel şirin olarak tanımlanır. Şirinler Köyü’nde herkesin ilgilendiği bir iş vardır. Bir de hiçbir şeyle ilgilenmek istemeyen Tembel Şirin vardır.Tembel şirin herkesin bir tembellik hakkı olduğu ve bunun diğer insanlarla aynı şartlarda yaşamasına engel olmadığı yönünde bir değerlendirmenin ürünü olabilir. Tüm Şirinler içinde en tembel Şirin, Uykucu Şirin’dir. Zamanının çoğunu, gece ya da gündüz, yatağında, hamakta ya da herhangi bir yerde uyuyarak geçirir.

ŞİRİNE IRKÇILIĞI MI TEMSİL EDİYOR ?

Şirine’nin yaratılış hikayesinin de ırkçı olduğu düşünülmektedir. Gargamel bir türlü alt edemediği şirinleri yenmek için büyü ile Şirine’yi yaratır ve köye gönderir. Böylece nüfusu erkeklerden oluşan Şirinler köyünü ele geçirecektir. Şirine bir süre köyde kötülüğü yaymaya, şirinleri birbirine düşürmeye çalışır. Ancak Şirin Baba onu büyü ile iyi bir şirin haline getirir. Burada ırkçı olarak tanımlanmasının sebebi, Şirine’nin kötüyken esmer, iyi olunca sarışına dönüşmesidir. Ayrıca iyi Şirine’ye dönüştüğünde mini etek ve topuklu ayakkabı giymesi Hollywood’a gönderme olarak nitelendiriliyor.

Şirinler (Fransızca: Les Schtroumpfs), Belçikalı çizer Pierre Culliford’un oluşturduğu çizgi roman ve animasyon dizisinin ortak ismidir. 1958’de Pierre Culliford tarafından başka bir çizgi roman içerisinde yaratılmıştır. O dönemde Pierre Culliford ‘’Spirou’’ adında çocuklar için çıkarılan bir dergide çizerlik yapıyordu.

‘’Schtroumpfs’’ adı ilk olarak 9 Ekim 1958’deki ‘’Johan et Pirroliot’’deki macerada geçmiştir. 16 Ekim 1958’de Johan ve Pirroliot, büyücünün yaptığı sihirle ‘’lanetli ülkeye’’ şirinleri bulmaya gitmiştir.
‘’Şirinler’’ ilk kez Johan et Pirroliot’de 23 Ekim 1958 tarihli macerada görünmüşlerdir (bu macerada Johan ve Pirroliot ilk kez şirinlerle karşılaşmış ve şirinler köyüne gitmiştir) ve giderek daha popüler olmayı başarmışlardır. Bu küçük mavi yaratıklar, çocuklar için değişik ve eğlenceliydi. Çocuklar şirinleri çok sevmişti.
Peyo 1950’lerin sonunda bir stüdyo kurmuştu. Öncelikle Şirinlere ağırlık vermek istedi.
Tanınmış birkaç çizerle çalıştı. Peyo artık kendi işlerini organize ediyordu. Sonraları Johan et Pirroliot yerine Şirinler’e ağırlık vermeye başladı. Walthéry, Wasterlain, Gos, Derib, Degieter ve Desorgher gibi birçok dikkate değer çizer yine bu stüdyodan çıkmıştır. 1959’da Şirinler kendi serilerine sahip oldu. 1960’ta iki seri daha başladı: Steven Strong ve Jacky and Célestin. Marcinelle okulunun çok sayıda yazarı bu dönemde katıldı. Yazarların ve çizerlerin arasında Will, Yvan Delporte, Roger Leloup vardı. Peyo daha çok organizasyon ve yönetim ile ilgilendi. Çizimlerin yapımıyla ve hikâyelerin yazımıyla artık daha az ilgileniyordu. Sonraları stüdyonun yönetimini oğlu Thierry Culliford’a bıraktı. Kızı Véronique de bu dönemde alım satım işleriyle ilgileniyordu. Şirinler’in ticareti 1959’dan 70’lere kadar çok sevilen PVC heykelciklerle başladı. Şirinler’in oyuncakları yeni bir sektör oluşturdu. Uluslararası birçok başarı gerçekleşti. Bu başarılar 1981’de Hanna-Barbera’nın Şirinler’i çizgi filme uyarlanmasıyla Amerika’ya ulaştı. Bu durum Peyo’yu çok üzdü. Peyo’nun sağlığı bozulmaya başladı.
1981’de televizyonda gösterilen Şirinler büyük ilgi gördü. Yıllarca Türkiye’de de yayınlanan çizgi dizi, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede, yüksek izlenme oranlarına rağmen gösterimden kaldırılmıştır.
Şirinler, Peyo’nun çizgi roman serisinde, Hanna-Barbera çizgi dizi serisinde ve yeni çekilen filmde yer alan karakterlerden oluşmaktadır.
Şirinler çizgi dizi serisi 9 sezon yayınlanmıştır. 256 bölüm, 418 parçadan oluşmaktadır. 1981 ve 1989 yılları arasında yayınlanmıştır. Çizgi roman, çizgi dizi ve yeni dönemde 3D animasyon filmleriyle ‘’Şirinler’’ hala çok sevilerek izlenmektedir.
Peyo 64 yaşında Brüksel’de kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Stüdyosu hala yeni hikâye ve serilerle devam etmektedir. Peyo’nun adı hala Şirinler’le yaşatılmaktadır…

1981’den bu yana şirinler sevgisi katlanarak büyümüştür. 2011 yılında beyazperdeye girerek 3D animasyon filmi olarak tekrar karşımıza çıkan bu mavi yaratıklar, bu kez insanlarla aynı karede buluşmuşlardır.

2013’te ikincisi çekilen aynı animasyon filminde yine insanlarla kamera karşısında olmuşlardır. 2.film ile birlikte iki yeni şirin olan ‘’Vexy’’ ve ‘’Hackus’’ adında yaramaz şirinler katılmıştır.

2017 yılında bu kez tamamen 3D animasyon olan Kayıp Köy filmi vizyona girmiş ve karakterlerimize şirine tarafından bulunan kadın şirinler de dahil olmuştur.

Pierre Culliford ”PEYO” olarak bilinir.

Pierre Culliford (25 Haziran 1928 – 24 Aralık 1992)
Belçikalı karikatüristin en çok bilinen eseri Şirinler’dir.
Peyo 1928’de Brüksel’de doğdu. Babası İngiliz, annesi Belçikalıdır. ‘Peyo’ ismini profesyonel kariyerinin ilk zamanlarında kullanmaya başlamıştır. İngiliz kuzenlerinin Pierre’i yanlış (Pierrot: palyaço) telaffuz etmeleri üzerine almıştır.
Peyo, okul dışındaki vakitlerinde Compagnie Belge d’Animation (CBA) (Belçika Çizgi Film Topluluğu)’da ilk çalışmalarına başlamıştır. Bu stüdyo küçük bir yerdir. Ancak kendisi gibi ileride ünlü olacak meslektaşları ile de burada tanışır. Bu isimler arasında André Franquin, Morris ve Eddy Paape vardır. Savaştan sonra stüdyo kapanınca çizerler Dupuis için çalışmaya başladı; ancak Peyo ve onun gibi birkaç genç acemi kabul edilmedi.
İlk karikatürlerini La Dernière Heure (Geç Saatler) gazetesinde yaptı. Aynı zamanda para kazanmak amaçlı reklâm çizimlerini kabul etti. 1949’dan 1952’ye kadar Le Soir (Akşam) gazetesinde Poussy (Kedicik) adlı bant karikatürü çizdi. Aynı gazetede Johan’ı da yazdı ve çizdi.
1952’de, Franquin, Peyo’yu Le journal de Spirou ile tanıştırdı. Çocuklar için hazırlanan bu çizgi dergisi Dupuis tarafından yayınlanıyordu. İlk olarak 1938’de Belçika’da yayına başlamıştı. Peyo burada birkaç yeni karakter ve onların hikâyelerini hazırladı. Bunların arasında Pierrot ve Benoit Brisefer (İngilizcede Steven Strong) vardır. Fakat en gözde serisi, daha önce çizdiği Johan’ın devamı olan Johan et Pirlouit (İngilizcede Johan and Peewit) idi. Spirou’da Poussy’yi de devam ettirdi.

Tarih/Fatih Sultan Mehmed Han

II. Mehmed
Fâtih Sultan Mehmed
محمد ثانى
Kayser-i Rûm  · Ebû’l-Feth
Fâtih  · Han  · Sultan
7. Osmanlı Padişahı
Birinci saltanatı ( Saltanat süresi : 1 yıl 9 ay )
( Tahttan ayrılma sebebi : Babası lehine terk )
Hüküm süresiAğustos 1444 – Eylül 1446
Önce gelenII. Murad
Sonra gelenII. Murad
İkinci saltanatı ( Slatanat süresi : 30 yıl 3 ay )
( Tahttan ayrılma sebebi : Ölüm )
Hüküm süresi3 Şubat 1451 – 3 Mayıs 1481
Önce gelenII. Murad
Sonra gelenII. Bayezid
Tahta Çıktıgında Yası : 12 yas, 8 ay
Doğum30 Mart 1432
Edirne, Rumeli Eyaleti, Osmanlı Devleti
Ölüm3 Mayıs 1481 (49 yaşında)
Gebze yakınları Hünkar Çayırı, Anadolu Eyaleti, Osmanlı İmparatorluğu
Defin22 Mayıs 1481
Fatih Külliyesi, İstanbul, Türkiye
EşleriEmine Gülbahar Hatun
Gülşah Hatun
Helena Hatun
Alexias Hatun
Sitti Mükrîme Hatun
Hatice Hatun
Çiçek Hatun
Anna Hatun
ÇocuklarıII. Bayezid
Cem Sultan
Şehzade Mustafa
Gevherhan Hatun
Tam adı Meḥemmed bin Murad Han
HanedanOsmanlı Hanedanı
BabasıII. Murad
AnnesiHüma Hatun
DiniSünni İslam
Valilikleri :
Amasya ( 1437-1439) Manisa (1439-1444 / 1446-1451)

ESLERI
1) Emine Gül-Bahar Hatun
2) Helene Hatun
3) Alexias Hatun
4) Gülsah Hatun
5) Sıtt-i Mükrime Hatun
6) Çiçek Hatun
7) Anna Hatun


Fatih Sultan Mehmed Han, çok yönlü, ileri görüşlü bir padişahtı. İstanbul’un fethi, onun için önemli bir hedefti ama, sadece surları yıkıp şehirler almakla bir yeni çağa açılamaz, cihana nizam verilemezdi. Önce Hristiyan dünyasının kendisine karşı birleşmesini önlemeye çalıştı. Anadolu’daki Türk birliğini kurmak için gayret gösterdi. O, başarılı bir kumandan, bir fikir adamı olduğu kadar büyük bir devlet adamıydı.


Fatih Sultan Mehmed Han hicri takvime göre 27 Receb 835 yılında doğdu. Bir Pazargünü, şafak vaktinde, devletin başkenti olan Edirne’de dünyaya geldi. Yedinci Osmanlı padişahı II. Mehmed, II. Murad’ın oğludur. Annesi Hüma Hatun, tarihçi Babinger ve yazar Lord Kinross’a göre gayrimüslim bir köledir. Yine Babinger’e göre ölümünden sonra Acem efsanelerindeki cennet kuşu hümadan esinlenerek Hüma Hatun olarak adlandırılmıştır. Şehzade Mehmed iki yaşına kadar Edirne’de kaldıktan sonra 1434’te süt ninesi ve küçük ağabeyi Alaeddin Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmed’in Rum sancak beyi olduğu Amasya’ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmed’in erken yaşta ölmesi üzerine şehzade Mehmed altı yaşında Rum sancak beyi oldu (İnalcık’a göre şüpheli). Diğer ağabeyi Alaeddin Ali ise Manisa’da Saruhan sancak beyi oldu. İki yıl sonra babaları II. Murad’ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler ve Şehzade Mehmed, siyaset ve yönetim bilgisini artırmak için şehzade sancağı olan Manisa’ya gönderildi. Burada da sıkı bir öğrenim görerek geleneksel Doğu ve İslam bilimlerini öğrendi. Şehzade Mehmed’in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk olan Şehzade Mehmed’e eğitilmesi kolay olmadı. Dönemin ünlü eğitimcilerinden Molla Güranî ve Molla Hüsrev’den ders aldı. Sonunda babası heybetli ve otoriter bir alim olan Molla Güranî’yi görevlendirdi. Anlatılanlara göre, II. Murad Molla Güranî’ye bir değnek vermiş ve Şehzade Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Molla Güranî Şehzade Mehmed’e, dersini dikkate almayan bir öğrencinin hocası tarafından dövülmesi ile ilgili edebi bir cümleyi incelemiş, Şehzade Mehmed durumun ciddiyetini kavrayarak eğitimine önem vermeye başlamıştır. Şehzade Mehmed’in medrese kökenli hocalarının yanı sıra bilgi edindiği Batılı şahsiyetler de bulunmaktaydı. Saruhan (Manisa) sarayında İtalyan hümanist Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihi ile Antik Yunan filozoflarının hayatlarıyla ilgili kitaplar okumasına aracılık etmişlerdir. Bu durum Şehzade Mehmed’e çok kültürlülük kazandırmıştır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan Şehzade Mehmed’in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürleri bulunmaktadır. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed Han’ın Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Latince, Rumca, Yunanca ve İtalyanca bilmesi bu dönemdeki münasebetlere dayandırılmaktadır.


FATIH SULTAN MEHMED HAN’IN DEFTERINDEN

Fatih’in çocukluk yıllarında, üzerine kendi elleriyle resimler yapıp, yazılar yazdığı bir defteri vardı. İstanbul Tıp Tarihi Enstitüsü Müdürü Süheyl Ünver tarafından neşredilen bu defter, bize; Fatih’in çocukluk şahsiyetine, tahsil ve terbiyesine, öğrendiği dillere, zevklerine, hocalarına dair mühim bilgiler verecek işaretler taşımaktadır. Süheyl Ünver’in 20 yıl süren ciddi bir araştırmayla sunduğu bu defterden, Türk Milleti’ne bir imparatorluk kazandıracak çocuğun çok kesin çizgilerle resim yaptığı, yani Fatih’in ressamlığını öğreniyoruz. Bu resimler, bugünkü karakalem çalışmalarına benzeyen fakat malzeme olarak kamış kalemle ve mürekkeple çizilmiş güçlü çalışmalardır. Fatih, defterine hocalarının portrelerini çizmiş, hocalarına verdiği nur yüzlü çehrelerle bize onların hem maddi hem de manevi hüviyetlerini belirtmiştir. Babasının sarayında rehine olarak veya başka sebeplerle bulunan, belki de kendisine Yunanca öğreten Hristiyan tiplemelerinin görünüşlerini çizmiştir. Bu insan figürlerinin başka başka kimselere ait oluşu ve Fatih’in, mesela bir burun çizmek için kesin çizgilerle çalışması, onun keskin görünüsünü ve sağlam ifadesini belirtmektedir. Defterde çizilmiş olan özellikle at resimleri, at başları, at üzerinde bir ömür geçirecek cihangirin at sevgisini düşündürecek özelliktedir. Diğer resimler, Türk süsleme sanatında kullanılan çiçek ve yaprak motiflerle leylek, kartal, kuş resimleridir. Bu resimler, özellikle portreler, bir Osmanlı şehzadesinin hem de insan resmi yapması ve resim yaparken kalemini kılıç gibi kullandığını hissettirecek bir üsluba varması bakımından çok mühimdir. Defterde Fatih’in, Osmanlı sultanlarının imzaları demek olan tuğrası da kendi eliyle birkaç defa çizilmiştir. Çocuk Fatih’in tuğrasına, daha o yaşta “el-Muzaffer Daima” ibaresini de yerleştirmiş olması, özellikle dikkat çekiyor. Defterin bir yerine Mehmed, Ali, Yusuf adları yazılmış, bir yerde İslami Türk alfabesi ve ebcet sıralanmış, bir başka yerde Yunan alfabesi yazılmıştır. Bu son alfabeyle, Fatih’in daha çocukken Yunanca öğrendiği hakkındaki tarihi bilgiyi desteklemektedir. Aynı defterdeki Farsça beyitler, çocuk Fatih’in zengin kültürünü bütünleyen işaretlerdendir.


FATIH SULTAN MEHMED HAN’IN KILICI

Fatih Sultan Mehmed’in savaşlarda kullandığı kılıcı çelik, som (balık dişi), demir ve altından yapılmış. Uzunluğu 125 cm. Üzerinde kılıç ustasının yazdığı bir dua yer alıyor:

“Bismillahirrahmanirrahim”
Hak dinin bağlarını parıltılı ve açık harfli ayetlerle ve keskin ve parlak kılıçlarla güçlendiren yüce Allah’a hamd olsun. Salat ve selam, en güzel fasih sözlerle vasfedilen Hazret-i Muhammed ve ehli beytine olsun. Allah’ım! Dinin erkanlarını yüceltmek için mücadele eden gazi ve mücahitlerin sultanı, cihat için çekilen keskin kılıç olan Sultan Murad Han’ın oğlu Muhammed Han’a güç, kuvvet ver ve kılıcının kınını şeriat düşmanlarının boynunda, kaleminin mürekkebini de alemlerin rabbinin inayetinde eyle. O, Sultan Osman Han’ın oğlu Orhan Han’ın oğlu Murad Han’ın oğlu Beyazıt Han’ın oğlu Mehmed Han’dır. Allah onların mezarlarının toprağını, gazilerin kılıçlarından akan saf su ile sulasın ve kılıçların gölgesi altında olan cenneti de mekanları eylesin, amin ya rabbelalemin.


ﻣﺤﻤﺪ ﺑﻦ ﻣﺮاد ﺧﺎن ﻣﻈّﻔﺮ داﺋﻤﺎ

MEHEMMED BİN MURAD HAN MUZAFFER EL DAİMA

FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN TUĞRASI AÇILIMI


Fatih Sultan Mehmed Han çocukluğundan itibaren yoğun bir İslami ve ilmi eğitim aldı. Kendisinden önceki altı padişah gibi o da askeri hususlarda bilgi ve tekniğe sahipti. Fatih Sultan Mehmed, birçok tarihçi tarafından bir Rönesans Hükümdarı olarak tanımlanmaktadır. Fatih, İtalya ve İtalyan kültürünü tanıyan nadir bir Doğu hükümdarıydı. Sultan Mehmed’in İbranice, Keldanice, Slavca, İtalyanca, Yunanca ve Latince bildiğini ifade etmektedir. Fatih’in özellikle İstanbul’un fethinden sonra zengin bir kütüphanesi vardı ve binlerce ciltlik kitaba sahipti. Antik tarihe meraklı olan padişah, Pulutarque’nin Geographia isimli eserini Yunanca’dan Türkçe’ye çevirerek coğrafya bilimlerine olan ilgisini göstermiştir. Fatih Sultan Mehmed’in sarayında Yunanca ve İtalyanca bilen iki katip bulunuyor ve padişaha eski çağ tarihiyle ilgili bilgiler veriyordu. Mitolojiyle ilgilenen Fatih Sultan Mehmed Han, Homeros’un meşhur İlyada Destanı’nın kopyasını hazırlatmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanında bulunan İtalyan nedimesi ona Antik Yunanistan’daki düşünürlerin ve Romalı tarihçilerin eserlerini okumuştur. Fatih Sultan Mehmed Han papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender’in, Lombardların ve kayınamelerini okumuştur. Bizanslı aydın Gregios Phrantezes Fatih Sultan Mehmed Han’ın Büyük İskender, Roma İmparatoru Augustus, Bizans İmparatoru Büyük Konstantin ve Theodosios gibi şahsiyetlere karşı hayranlık beslediğini söyler. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed Han, ateşli silahlara karşı yoğun ilgi göstermiş, tarihteki ilk havan topu olduğu bilinen sayının çizimlerini bizzat kendisi yapmıştır. Sultan Mehmed, huzurunda felsefi tartışmalar yaptırıyordu. Ali Kuşçu, Georgios Trapezuntios ve Hocazade gibi devrin büyük zekalarını korumuş, Hristiyan bilim adamları ve sanatkârları sarayına davet etmiş, onlara iltifat ve ikramlarda bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han ayrıca İtalyan ressam Gentile Bellini’yi kendi hususi resmi olmak üzere çeşitli portreler ve heykeller yaptırmıştır.

Divan edebiyatında Fatih Sultan Mehmed Han, Avni mahlasıyla şiirler yazmış, şiirlerine “Avni” imzasını atmıştır. Deveoglu lügatına göre avni “yardımla ilgili” manasına gelmektedir. Bu halde Fatih Sultan Mehmed, yardımseverliğin mahlasına da tecil ve mahlasında tecil etmiştir.


Hristiyanlığı yakından tanımak isteyen Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul Ortodoks Kilisesine patrik olarak atadığı Gennadios ile Hristiyanlık akidesi üzerine müzakereye girişmiş ve bu müzakerenin yazılmasını istemişti. (Gennadios Itikadnamesi) Hatta bu durum Avrupa’da Fatih Sultan Mehmed Han’ın Hristiyanlığa meylettiği şeklinde yorumlanmış ve Papa II. Pius padişahı Hristiyanlığa davet eden bir mektup kaleme almıştı.

FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN ORTODOKS PATRİKHANESİ LİDERİ II. GENNADİOS İLE GÖRÜŞMESİNİ BETİMLEYEN TABLO 1454


Istanbul’u fethetmesinden sonra Ebü’l-Feth (اﺑﻮ اﻟﻔﺘﺢ yani Feth’in Babası) ve daha sonraki asırlarda Fatih (ﻓﺎﺗﺢ) lakabıyla anılmıştır. Avrupa’da Büyük Türk (Grand Turco) olarak da anılmıstır. İstanbul’un fethi, Orta Çağ’ın sonu, Yeni Çağ’ın başlangıcı olmuştur. Bundan dolayı Fatih Sultan Mehmed Han “çağ açan hükümdar” olarak da tanınır. İstanbul’un fethinden sonra Kayser-i Rum (ﻗﯿﺼﺮ روم yani Roma İmparatoru) unvanını da kullanmaya başlamıştır. İstanbul’un fethiyle 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu son bulmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han, çıkardığı yasalarla devleti önemli ölçüde yeniden biçimlendirmiştir.


Yoğun iç ve dış sorunlar karşısında II. Murad, yorulduğunu belirterek 1444’te tahtını II. Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekilmiştir. İlk saltanatı 2 yıl, ikinci saltanatı 30 yıl kadar sürmüştür.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın 1481’de, Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıktı. Ama daha yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481’de Maltepe’deki ordugahında öldü. Guta hastalığından öldüğü sanılmakla birlikte, zehirlendiği de söylenir. Ölümünden sonra oğlu Beyazıd tahta çıktı. Fatih Sultan Mehmed Han, Fatih Camii’ndeki türbesinde yatmaktadır. Seferi nereye düzenlediği tam olarak bilinmemektedir. Zira Fatih Sultan Mehmed Han bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor ve kimseye söylemiyordu. Ancak tarihçiler seferin Mısır’a ya da Roma’ya (Papalık) olacağı yönünde tahminler yürütmektedir. Ama başka kitaplar ve tarihçiler ise farklı yerlere fetih düzenleyeceği görüşündeydi. Birlikleri Üsküdar’da topladığı ve hazırlıkları başlattığı için seferin İtalya’ya olma olasılığı günümüz tarihçileri tarafından makul bulunmamaktadır. Fatih Sultan Mehmed Han öldükten sonra Papa, 2-3 gün boyunca tüm kiliselerin çanlarını çaldırmıştır.


Fatih’in Bosna Fransiskanları’nın özgürlüğü ile ilgili fermanı

Fermanın Latin haflerine transkripsiyonu

Nişan-ı hümayun şu ki:
Ben ki Sultân Mehmet Hanım. Cümle avâm ve havâssa ma‘lûm ola ki, işbu dârendegân-ı fermân-ı hümâyûn Bosna ruhbânlarına mezîd-i inâyetim zuhûra gelip buyurdum ki, mezbûrlara ve kiliselerine kimse mâni‘ ve müzâhim olmayıp ihtiyâtsız memleketimde duralar. Ve kaçup gidenler dahi emn ü emânda olalar.
Gelüp bizim hâssa memleketimizde havfsiz sâkin olup kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve vezîrlerimden ve kullarımdan ve reâyalarımdan ve cemî‘-imemleketim halkından kimse mezbûrelere dahl ve ta‘arruz edip incitmeyeler,kendülere ve cânlarına ve mâllarına ve kiliselerine ve dahi yabandan hâssa memleketimize âdem gelirler ise yemîn-i mugallaza ederim ki yeri, göğü yaratan Perverdigâr hakkıçün ve Mushaf hakkıçün ve ulu Peygamberimiz hakkıçün ve yüzyirmi dört bin peygamberler hakkıçün ve kuşandığım kılıç hakkıçün bu yazılanlara hiçbir ferd muhâlefet etmeye. Mâdâm ki bunlar benim emrime mutî ve münkâd olalar.
Şöyle bilesiz.

Fermanın Günümüz Türkçesiyle tercümesi

Bu padişah fermanı şöyledir:
Ben ki Sultan Mehmet Han’ım; sıradan ve seçkin bütün insanlar tarafından bilinsin ki, bu padişah buyruğunu ellerinde bulunduran Bosnalı [Fransisken] ruhbanlara büyük bir lütufta bulunarak şunları buyurdum:
Adı geçenlere ve kiliselerine hiç kimse engel olmayacak ve sıkıntı vermeyecektir ve onlar sakınmaksızın ülkemde yaşayacaklardır. Ve kaçıp gidenler bile güven içinde olacaklardır.
Gelip ülkemizde korkusuzca oturacaklar ve kiliselerine yerleşeceklerdir. Ne ben, nevezirlerim, ne kullarım, ne uyruklarım, ne de ülkemin bütün halkından hiç kimse adı geçenlere —kendilerine ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dışarıdan ülkemize gelenlerine— dokunmayacak, saldırıp incitmeyecektir. Yeri, göğü yaratan Rızıklandırıcı adına ve Kur’an adına ve ulu Peygamberimiz adına ve yüz yirmi dört bin peygamber adına ve kuşandığım kılıç adına yemin ederim ki, bu kişiler emrime itaat ettikleri sürece, bu yazılanlara hiç kimse uymazlık etmeyecektir.
Böyle biline.


Fatih Ahidnamesi, Fatih Sultan Mehmed’in Bosna-Hersek’i fethinden sonra, 28 Mayıs1463 tarihinde Milodraz’da yazılmıştır. Aslı Bosna-Hersek’in Fojnica şehrindeki Fransisken Katolik Kilisesi’nde olan bu ferman, Bosnalı Fransiskenlere geniş çaplı bir koruma sağlamaktadır.

Ahidname, 559 yıldır ülkenin orta kesimindeki Fojnica (Foynitsa) şehrinde bulunan manastırda muhafaza ediliyor. İnsan hakları ve özgürlükler konusunda yayınlanmış en eski belgelerden olan Ahidname, Fransisken rahip Andjeo Zvizdovic’e 28 Mayıs 1463 tarihinde verilmiş ve ülkedeki Fransiskenlere ibadet etme özgürlüğünün yanında bir dizi hak ve özgürlük tanımıştı. Zvizdović’in burada Fatih Sultan Mehmed’den canları, malları ve din özgürlüklerinin korunmasına dair belge olan Ahidname’yi alması, Bosna Hersek’te geleneksel olarak kutlanıyor.
Ahidname, tarihteki ilk insan hakları belgesi olarak kabul edilen 1776 yılına ait ABD Anayasası’ndan 313, Birleşmiş Milletler’de 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden 485, 1995 yılında kabul edilen Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Sözleşme’den ise 532 yıl önce yayınlanması dolayısıyla insan hakları ve özgürlükler alanında büyük önem taşıyor.

Her yıl farklı ülke ve inançtan çok sayıda insan Ahidname’yi görmek için müzeyi ziyaret ediyor. Müzede, görme engellilerin de okuyabilmesi için Ahidname’nin kabartma yazı kağıdına işlenmiş hali de bulunuyor.


1000 Türk Lirası banknotun arka yüzü (1986-1992)


FATİH SULTAN MEHMED HAN KÜLLİYE PLANI

FATİH SULTAN MEHMED HAN KÜLLİYESİ 1880

Murat Bardakçı’nın Türbe ve geçmişi ile ilgili ilginç yazısı;
Günümüzdeki Fatih Camii’nin altında I. Konstantin’in mezarı bulunmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed Han “Roma İmparatoru” hayali ile burayı istiyordu. Şuanda Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbesinin de içinde bulunduğu Fatih Camii’nin yerinde fetihden önce Hristiyan mabedi olan
“Havariyan Kilisesi” vardı ve İstanbul’un kurucusu olan Roma İmparatoru I. Konstantin’in mezarı da bu kilisedeydi. Fatih Sultan Mehmed Han da ismini taşıyan caminin bu kilisenin yerine inşa edilmesini ve öldüğünde de aynı caminin avlusuna defnedilmeyi istemiş; böylelikle Konstantin ile aynı mekanda yatarak çocukluğundan beri taşıdığı “Roma İmparatoru” hayalini hakikat yapmaya çalışmıştı. Nisan yağmurları, İstanbul’a 1800’lerin sonunda her zamankinden fazla yağmış, şehri seller götürmüş, Fatih tarafları göle dönmüş ve her taraf su basmıştı. Selin hemen ertesi günü Fatih semtinin sakinleri arasında bir dedikodu çıkmıştı: Fatih Sultan Mehmed Han gece halkın rüyasına girmiş, “Boğuluyorum, beni kurtarın” demiştir. Tahtta, II. Abdülhamid vardır ve hükümdar dedikodulardan anında haberdar olmuştur. Abdülhamid, Sultan Abdülaziz’in damadı Şerif Paşa ile Fatih ve Aksaray taraflarının itfaiye kumandanı Mehmed Paşa’yı huzuruna çağırır. Türbeye giderek mezarı açıp Fatih Sultan Mehmed Han’ın naasını kontrol edecek, halkın gördüğü rüyanın doğru olup olmadığını araştıracak ve saraya dönüp rapor vereceklerdir. Hükümdar, paşaları türbeye göndermeden önce göreceklerini hiçbir yerde söylemeyeceklerine dair sıkı sıkı yemin ettirir. Mehmed ve Şerif Paşa, Fatih Camii’nin yanındaki türbeye gider ve sandukayı kaldırıp mezarı kazanlar. Derken, önlerine demir bir kapak çıkar. Kapağı açtıklarında taş bir merdiven görürler. Ellerinde lambalarıyla merdivenden iner ve daha derine uzanan bir dehlizle karşılaşırlar. Dehlize dalar, metrelerce yürür ve ufak bir salonu andıran başka bir mekana gelirler. Ortada musalla taşına benzeyen bir mermerin üzerinde de işlemeli ağaçtan yapılmış bir tabut bulurlar. Bir hayli zorlanarak tabutu açar ve içinde bozulmamış bir mumya bulurlar, Fatih Sultan Mehmed Han’ın mumyasını… Yüzü aynen, yaşadığı devirde çizilmiş resimlerindeki gibidir… Mumyanın başında dua eden paşalar tabutu kapatıp hayattaki bir hükümdarın huzurundan ayrılırcasına adımlarını geriye doğru atarak uzaklaşırlar. Yukarıya çıkar, sandukayı yerleştirir ve saraya gidip gördüklerini Abdülhamid’e anlatırlar. Padişah sellerin Fatih Sultan Mehmed Han’ın naasına zarar vermemiş olmasından memnuniyet duyar ve paşalara yeminlerini hatırlatıp “Gördüklerinizi unutunuz” der. Ama, Damat Şerif Paşa yeminini seneler sonra bir tarafa bırakır, hadiseyi 1940’lı yıllarda o zamanın meşhur kalem erbabından İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Mercan’daki konagında yapılan musikili bir sohbet meclisinde anlatır ve söyledikleri, o günlerde çıkan bir tarih dergisinde de kısa bir biçimde yayınlanır. Hükümdarları ve önemli devlet adamlarını mumyalamak, Türkler’de İslamiyet öncesi zamanlardan kalma bir adetti, birçok Selçuklu Sultanının yanı sıra Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu II. Beyazıd’a kadar bütün Osmanlı hükümdarları mumyalanmıştı. Hükümdarın başkentten uzakta savaş meydanında can vermesi halinde, mumyalama zaten kaçınılmazdı. Fatih Sultan Mehmed Han da başkentinden uzakta ölmüştü. Yeni bir sefere çıkmak için 1481 27 Nisan’ında 300.000 kişilik ordusuyla İstanbul’dan ayrılmış, 3 Mayıs günü Maltepe civarındaki Hünkar Çayırı’nda hayata veda etmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatından sonra cenaze gizlice Topkapı Sarayı’na nakledilirken vezirleri
hükümdarın Anadolu’da valilik yapan iki oğluna, Şehzade Beyazıd ile Cem’e babalarının vefatını haber verdiler ve hemen İstanbul’a gelmelerini istediler. Hükümdarın vefatının duyulması bütün çabalara rağmen önlemedi ve İstanbul’da tam bir anarşi yaşandı. Askerler şehri yağma ediyor, sevmedikleri devlet adamlarını sokak ortasında parçalıyor, devletin büyükleri ise tahta geçecek şehzade konusunda birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Devletin üst düzeyi iktidar için birbirlerinin gözünü oyarken Fatih Sultan Mehmed Han’ın naasının tahnit edilmesi unutuldu, hatta naasın başında mum yakılması adeti bile kimsenin aklına gelmedi ve naas koktu. Öyle ki, saray görevlileri, naasın vaziyetini ortalığı dayanılmaz bir kokunun sarması üzerine hatırladılar ve hükümdarın baltacılarının kethüdası, yani o zamanın bir çeşit saray muhafızı olan Kasım adındaki biri tarafından mumyalandı. Taht birkaç gün sonra II. Beyazıd’ın geçmesinden sonra, sabık hükümdar için çok büyük bir cenaze merasimi yapıldı ve hükümdarın naası, kendi yaptırmış olduğu caminin avlusundaki türbeye defnedildi.


OSMANLI’NIN GENÇ DEHASI FATIH SULTAN MEHMET KITABINDAN ;
”İrem bağının kendinden bir köşe olduğu Konstantiniyye’nin güzelliği, adı ve sanıyla dillerde söylenmiş ünü illerde tanınmış ve tarih kitaplarında yazılmıştır. Niçin böyle güzel ve değerli bir belde, ülkemin ortasında ve idarem arasında olup da saltanatım günlerinde küfür ocağı, taşkınların yatağı ve isyancılar durağı olsun?
FATIH SULTAN MEHMED HAN


IKI ÇAGIN SULTANI FATIH SULTAN MEHMED KITABINDAN ;
Aynı çizgide yürüyen padişahların aynı ölçüyü yönetim tarzı yaptıklarına tarih şahitlik etmektedir. Rivayet olunur ki, Fatih Sultan Mehmed, adını tasıyan caminin inşaatında kullanılacak mermer sütunları kestiren Rum mimarlardan Ipsilanti Efendi’ye kızı pelini kestiriyor. Bunun üzerine Ipsilanti Efendi, ilk İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi’ye başvuruyor. Haksızlığa uğradığını belirtip, hakkının Padişah’tan alınmasını istiyor. Kadı, Padişah’ı mahkemeye çağırıyor. Padişah girdiginde Ipsilanti Efendi davacı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine bağdaş kurmak üzereyken, Kadı Efendi’nin kükremesine irkiliyor: “Begüm, hasmınla mürafaai ser’olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) ayağa kalk!” Padişah ayağa kalkıyor. Kendisini savunması istenince, öfkesine mağlup olduğunu ve bu yüzden hata ettiğini belirtiyor. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmü veriyor. Hüküm gereğince Padişahın da eli kesilecektir. Dinleyenler dehşetten ve hayretten donakalıyor. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmadık bir haldedir ki, Ipsilanti Efendi’nin eli, ayağı titremeye başlıyor. Aklı başına gelir gibi olunca da kendisini Padişah’ın ayaklarına atıyor: “Davamdan vazgeçtim. İslam adaletinin büyüklüğü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lanetlenmeyi göze alamam.” Fatih’in eli kesilmekten kurtuluyor. Amatazminat ödemeye mahkum oluyor. Kestirdiği elin diyetini şahsi gelirinden ödüyor. Ayrıca Rum mimara bir de ev veriyor. Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah Kadı’ya dönüyor: “Bak a Hızır Çelebi” diyor, “bu padişahtr deyu iltimas eyleseydin, ser’i şerife mugayır hüküm verseydin, su kılıçla başını Hızır Çelebi minderini kaldırıyor, minderin altında demir topuzu Padişah’a gösteriyor: “Siz de padişahlığınıza mağruren hükmü tanımasaydınız, billahi bu topuzla bağınızı ezerdim.” (Bu olay “Evliya Çelebi Seyahatnamesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Ali Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hadisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında mevcuttur.)

Kime yar olam cihan içinde yarum var iken ?
Kime kul olam sah-ı tacdarum var iken ?
Har ü has nesv ü nema bulur bahar irince ah…
Ben hazan-ı hecre düsdüm nev-i baharum var iken…
Bülbül ü gül isi naz ile niyaz illa benüm,Hasılım dag-ı cefadur lale-zarum var iken…
Intisabum hizmetüm bi-ragbet aldı akıbet,Har ü zar oldum aziz ü kam-karum var iken…
Lesker-i gam sah-ı ıska nice bulsun destres, Avniya meyhane gibi bir hisarum var iken…

KAYNAK :
Yavuz Bahadıroglu / Iki Çagın Sultanı
Osmanlı Tarihi / Vatan Gazetesi
Hüseyin Tekinoglu / Osmanlı’nın genç dehası
wikipedia.org
ozhangursoynotlari.blogspot.com
bosnahersek.ba
balkannews.com.tr
aa.com.tr

Tarih/Hürrem Sultan

Hürrem Sultan
Gerçek Adı : Alexandra Anastasia Lisowska
Avrupada Bilinen Adı : Roxalane veya La Rossa
Haseki Sultan
Hüküm süresi1534 – 15 Nisan 1558
Osmanlıca Adı : خُرَّم سلطان
Doğum1502–06
Rutenya, Lehistan Krallığı
(Bugün: Rohatyn, Ukrayna)
Ölüm15 Nisan 1558 (52/56 yaşında)
İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu
DefinKanuni Sultan Süleyman Türbesi, Fatih, İstanbul
Eş(ler)iI. Süleyman
Çocuk(lar)ıŞehzade Mehmed
Mihrimah Sultan
Şehzade Abdullah
II. Selim
Şehzade Bayezid
Şehzade Cihangir
HanedanOsmanlı Hanedanı
DiniDoğumunda Ortodoks, daha sonra İslam

Hürrem Haseki Sultan, Süleyman Han’ın nikahlı eşidir. Osmanlı Hükümdarlığı’ndaki nikah kıyılan ilk hatundur. Renkli hayatı ile efsaneleştirilmiş; zekası, cesareti, ihtiraslarıyla ün salmış bir hanım sultandır. Hayatı romanlara, tiyatro oyunlarına, opera eserlerine konu olmuştur. Devlet işlerinde etkin rol oynayarak Osmanlı İmparatorluğu’nda ”Kadınlar Saltanatı” denilen devri başlattığı kabul edilir. Osmanlı sarayına gelene kadar olan hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Lehistan Krallığı sınırları içerisinde bulunan Rutenya’da 1504 yılında doğduğu rivayet edilir. Tatar akıncılar tarafından 1520 tarihinde 20’li yaşlarında Rutenya’dan kaçırıldığı, Kırım Hanı’nın himayesine girdikten sonra Osmanlı sarayına sunulduğu tarihçiler ve yazarlar tarafından kabul görmüş bir rivayettir. 16. yüzyıl kaynaklarına göre kızlık ismi bilinmiyordu. Ama daha sonraki kayıtlara göre (mesela 19. yüzyıl Ukrayna ilk kayıtlarına göre -Anastasia– kısaca Nastia– Polonyalıların geleneğinde, Aleksandra Lisowska olarak bilinir. Genelde Hürrem Sultan ya da Hürrem Balsaq Sultan olarak bilinirdi. Avrupa dillerinde Roxolena, Roxolana, Rossa, Ruziac olarak biliniyordu. Türkçe’de Hürrem (Farsça kökenli خرم Hürrem), “neşeli” olan kişi ve
(Arapçada Kerime) “soylu” olan kişi anlamına gelir. Roxelana, onun gerçek ismi olmayabilir ama takma adı onun Ukraynalı soyuna ait olan (günümüze ait yaygın isim Ruslana) ve doğu slav ismi olan, Roxolany ya da Roxelany, şimdiki Ukrayna halkında 15.yy’dan sonra kullanılıyordu.

Hürrem Sultan’ın saraya gelişi ve Süleyman Han ile tanışması hakkında kesin bilgiler yoktur. Süleyman Han’ın şehzadelik sırasında veya padişahlığının ilk senesinde Harem’e girdiği düşünülür. Hürrem Sultan, Tatarlar tarafından Dinyester üzerinde Lvov yakınındaki yaşadığı yerden esir alınmıştır. Daha sonra hangi yollarla hareme alındığı bilinmemektedir. Bazı tarihçiler Süleyman Han’ın Manisa’da sancakbeyliği yaptığı sırada haremine girdiğini, bazı tarihçiler ise Süleyman Han tahta geçtikten sonra haremine dahil olduğunu savunmaktadır. Hürrem Sultan’ın kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte, hareme dahil oluşunun 14-17 yaşları arasında olduğu düşünülmektedir. Hürrem Sultan saraya getirildiğinde Süleyman Han’ın Manisa valisi iken birlikte olduğu Mahidevran Sultan’dan ”Mustafa” isimli bir oğlu vardı. Sarayın en nüfuzlu kadını padişahın annesi Ayşe Hafsa Sultan, ikinci derece nüfuzlu kadın Mahidevran Sultan idi. Hürrem saraya girdikten sonra Süleyman Han ile ilişkisinden 1521’de ”şehzade Mehmed” dünyaya geldi. ve böylece Hürrem Sultan saraydaki en nüfuzlu üçüncü kadın durumuna geldi. Hürrem Sultan kısa sürede hünkarın gözdesi haline gelmiştir. Süleyman Han, daha önceki padişahların cariyelerle nikah kıymama geleneğini yıkarak, Hürrem Sultan’a nikah kıymıştır. Bununla ilgili pek çok rivayet mevcuttur. Hürrem Sultan’ın Süleyman Han üzerindeki nüfuzu, çağında onun padişaha büyü yaptığı söylemlerine neden olmuştur. İki Haseki arasındaki rekabet, bir gün kavgaya dönüşmüştür. Hürrem Sultan bu kavgayı çeşitli entrikalarla lehine çevirmiştir. Pek çok yazara göre bu olaydan sonra gözden düşen Mahidevran Sultan, 1553’de Manisa valiliğine atanan oğlu Şehzade Mustafa’nın yanına gönderilmiştir ve Hürrem Sultan, onun yerini almıştır. Hürrem Sultan’ın sarayda pozisyonu, Süleyman Han ile nikahı sayesinde daha da arttı. Hürrem Sultan, Şehzade Mehmed’in doğumundan sonra Süleyman Han ile görkemli bir düğün yapılarak evlendi ve aralarında nikah kıyıldı. Kesin tarihi belli olmamakla birlikte Haziran 1534’de veya daha erken gerçekleştiği düşünülen düğün, Hürrem Sultan’ı, Süleyman Han’ın mesruresi yapan, Osmanlı Geleneklerine aykırı düşen önemli ve devrimci bir hareket olarak değerlendirilir. Bu nikah ile Hürrem, Osmanlı tarihinde padişah tarafından nikahlanan ilk cariye oldu.

Mahidevran ile Hürrem arasındaki mücadele, Mahidevran Sultan’ı tuttuğu düşünülen ve oğlu üzerinde büyük nüfuzu olduğu söylenen Valide Hafsa Sultan’ın 1534 yılındaki ölümü ile Hürrem’in saraydaki etkisi daha da artmıştır. Fakat Valide Sultan’ın ölümünden sonra Mahidevran Sultan, veliaht annesi olduğu ve Şehzade Mustafa’nın tahta çıkmasına kesin gözle bakıldığı için Valide Sultanlığa hazırlanmaya başlamıştır. Hürrem Sultan, İstanbul’da günümüzde onun adıyla anılan Haseki semtinde, Mimar Sinan’a Haseki Külliyesi’ni yaptırmıştır. 1538-1550 yılları arasında inşaatı tamamlanan külliyenin içinde bir hamam, medrese ve hastane bulunmaktadır; onun ilk ve en önemli hayratlarındandır. Günümüzde T.C. Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak tanınan bu hastane Türkiye’de kesintisiz hizmet vermekte olan en eski hastane olma özelliğini taşır. Hürrem Sultan ayrıca Ayasofya Camii civarında yardıma muhtaç ve fakirlerin karnını doyurmak için bir mutfak yaptırmıştır. Kabe’de, Sam’da, Bağdat’da, Konya’da, Kudüs’de, Edirne’de Hürrem Sultan adına çeşitli eserler yapılmıştır. Hürrem Sultan, Şehzade Mehmed’den sonra Selim, Beyazıt, Cihangir adlı 3 şehzade ve Mihrimah adlı bir kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. Çocuklarını büyütürken ileride oğullarından birinin tahta geçmesi için önlerindeki engelleri kaldırma mücadelesi vermiştir. Oğullarını tahta varis yapmayı başaran Hürrem Sultan, Valide Sultan olamadan 15 Nisan 1558’de (Sultan Süleyman’dan yaklaşık 8 yıl önce) İstanbul’da hayatını kaybetmiştir. Son senelerini hastalığı sebebiyle rahatsız geçiren Hürrem Sultan, son kısmını Süleyman Han ile birlikte Edirne’de geçirmiş; rahatsızlığı artınca İstanbul’a dönmüştür. Büyük bir cenaze töreninin ardından Süleymaniye Camisi avlusuna gömüldü. Mezarı üzerine türbesi eşi Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldı. Süleyman Han’ın Hürrem Sultan’a büyük bir aşkla bağlı olduğu, ona yazdığı şiirlerden açıkça anlaşılmaktadır. Hürrem Sultan, da padişah seferleri sırasında mektuplar göndermiş, bu mektuplar günümüze kadar ulaşmıştır. Süleyman Han da gittiği yerlerden Hürrem Sultan’a mücevher, kumaş ve kürk gibi hediyeler ve bazı zamanlar da sakalından bir tel gönderirmiş.

TİZİANO VECELLİO’NUN ‘’LA SULTANA ROSSA’’ ADLI TABLOSU

HÜRREM SULTANIN TOPKAPI SARAYINDA BULUNAN YATAK ODASI

Hürrem Sultan, döneminde hiçbir padişahın eserinde görülmemiş şekilde dış siyasetle ilgilenmiş, diplomatik yazışmalar yapmıştır. Süleyman Han’ın padişahlığının ikinci senesinde Rodos Sovalyeleri’ne karşı Rodos seferinin açılmasını teşvik ettiği ve sonraki yıllarda İran seferlerine destek verdiği düşünülen Hürrem Sultan, 1548’de Süleyman Han İran seferinde iken Lehistan tahtına çıkan yeni krala tebrik mektubu yazmış, hediyeler göndermiştir.

HÜRREM SULTAN’IN 1549 YILINDA LEHİSTAN KRALI VE LİTVANYA BÜYÜK DÜKÜ II.ZYGMUNT AUGUST’UN TAHTA ÇIKIŞINI TEBRİK ETMEK İÇİN GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hürrem Sultan’ın devlet işleri ile daha yakından ilgilenebilmek için Harem’i Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na taşıdığı düşünülür ve bu olay, Hürrem’in önemli devrimci hareketlerinden birisi olarak kabul edilir. Eski saraydan göçün kesin tarihi bilinmemektedir. Eski sarayda 25 Ocak 1541 gecesi çıkan yangından sonra Harem halkının bir kısmının Topkapı Sarayı’na taşındığı ve harem protokolünün başladığı düşünülmektedir.

ALMAN BAROK RESSAM ANTON HICKEL’IN “ROXELANA VE SULTAN” TABLOSU (1780)

HÜRREM SULTAN’IN DOĞDUĞU YER OLDUĞU SANILAN UKRAYNA’NIN ROHATYN KENTİNDEKİ HÜRREM SULTAN ANITI

HÜRREM SULTAN’IN SÜLEYMAN HAN’A YAZDIĞI MEKTUPLAR

Kanuni Sultan Süleyman Han’a olan askıyla Osmanlı tarihinde önemli bir döneme imza atan Hürrem Sultan’ın, Süleyman Han sefere gittiği dönemlerde kaleme aldığı yedi mektup, ”Sultanların Askı-Ask-ı Selatin” adlı sergide sergilenmiştir. Sergiyi, açıldığı ilk 2 günde 23 bin 580 kişi ziyaret etti. Başbakanlık Osmanlı arşiv uzmanlarından Şefik Kanyılmaz, Rıfat Varol, Orhan Özdil, Eyüp Aşık ve Mustafa Özbek’in yaptığı araştırmalar sonunda derlenen ve günümüz Türkçesi’ne çevrilerek 70 x 100 cm ebatında fotobloklara basılan mektuplar, geçtiğimiz yıllarda Sultanların Askı-Ask-ı Selatin adlı sergide sergilendi.

HÜRREM SULTAN’IN SÜLEYMAN HAN’A YAZDIĞI MEKTUP

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN HÜRREM SULTAN’A YAZDIĞI MEKTUP


HÜRREM SULTAN’IN SULTAN SÜLEYMANA YAZDIĞI VE TOPKAPI SARAYI ARŞİVİNDE BULUNAN MEKTUPLAR

Sultanım, Padişahım
Dualarım, o güzel yüzünüz ve bir bakışıyla bütün dertlerimi yok eden güzel gözleriniz içindir. Her an hasretinizle inleyen ve ancak size kavuştuğunda huzur bulacak olan bu kulunuzun duaları inşallah kabul buyurulur. Hasret acısıyla kıvranan ve çektiği ızdıraplar yüzünden perişan olan bu çaresiz kulunuzdan bu değersiz sızlanmaları kabul ediniz. Ben sadece sizin yanınızda huzur bulabiliyorum. Sizin yanınızda olmaktan duyduğum mutluluğu anlatmaya kalemler yetmez. Sizinle birlikte olduğumuz anların hatırası, sizin yanınızda geçirdiğim günlerin anısı, bu miskin gönlünde hep yaşamaktadır. Hiç olmazsa sizinle yaşadıklarımız, sizinle ortak anılarımız sayesinde, biraz olsun teselli bulabilmekteyim. Esen rüzgarlar, çektiğim acıları size ulaştırsa, anlarsınız ki kulunuzun durumu feryat ve figan eden bülbül gibidir. Sizden ayrı kaldığımda dermanım, takatim kalmıyor. Kimse acılarımı dindiremiyor. Gamla dolu gönlümü görseniz, ayrılık acısıyla inleyen bir ney gibi hasta ve perişan olduğumu hemen anlarsınız. Ömrüm, azizim, sultanım, Allah’tan tek dileğim ve yüreğimin biricik arzusu, size tekrar kavuşabilmek ve ışık saçan yüzünüze bir defa daha bakabilmektir. Artık bir daha ayrılık olmasın. Rabbimden elbette dilerim ki benim sultanım, candan ve gönülden sevdiğim şahım, dünyada ve ahirette hep mutlu olsun. Düşmanlarına karşı daima zaferler kazansın. İyi biliyorum ki benim sultanım, bu kulunu, kaderin cilvesi ile gördü ve sevdi, bu kuluna mutluluk ve huzur ihsan etti. Bu cariyesinin gözyaşlarını dindirip sevindirdi. Sultanım sayesinde doğru yolu bulup iman ettim. Bu yüzden, mutlu olacağım gün, sadece size kavuşacağım gündür. Size, gözyaşlarımı damlattığım bir elbise gönderdim. Hatırım için giyesiniz. Sultanım, saray halkının ve oğullarınızın çok selamları vardır. Herkes ayağınıza yüz sürmeyi murad eder. Bundan başka her iki cihanda mutluluğunuzu dilerim sultanım.
FAKİR VE HAKIR CARİYENİZ HÜRREM

MEKTUP 1526 TOPKAPI SARAYI MÜZAESI NO : E.5426


Yüzümü yere koyup kapandığım sultanım hazretleri, benim güneşim ve mutluluk kaynağım, ayrılık acısıyla ciğeri kebap olmuş, gecesi gündüzüne karışmış, hasret denizinde boğulmuş bu çaresiz kulunuzun halini sorarsanız, biliniz ki sultanımdan ayrı kaldığım için inleyen, feryat ve figan eden bir bülbül gibiyim. Allah, çektiğim bu acıyı kimseye yaşatmasın. Hassaten bir buçuk aydır sizden haber alamıyordum. Allah’ım şahidimdir, sabahlara kadar ağlıyordum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Gözlerim kapılarda, sizden gelen bir haber var mıdır diye beklemekteydim. Çünkü şükür, zafer haberiniz ulaştı da sevince boğuldum. Bu müjdeli haberler üzerine burada şenlikler yapıldı, herkes mutlu ve sevinçli oldu. Hızır ve İlyas hazretleri, memleketler alan yedi iklimi fetheden sultanıma daima yardımcı olsunlar. Cümle enbiyalar ve evliyalar sana destekçi olalar. Sultanımdan tek isteğim bir an önce bu kuluna dönmesidir. Sultanım dönsün ki ayağına yüzümü sürebileyim. İnşallah dönüşünüz kısa bir sürede mukadderdir. Kulunuza bir miktar hediye göndermişsiniz. Var olun sultanım. Sizin hediyeniz, bize canımız kadar kıymetlidir. İstanbul’dan soracak olursanız sultanım, salgın hastalık hala devam etmektedir. Fakat eskisi gibi fazla etkin değildir. İnşallah sultanım dönene kadar tamamen yok olur. Sultanım, cevabınızı lütfen çabuk gönderiniz. Yemin ederim ki, sizden haber almadan bir iki hafta geçtiğinde, tüm alemi karışıklıklar kaplıyor. Şehirde de karışıklıklar çıkıyor. Sanmayın ki sadece kendim düsünürüm. Halkınız da haber gelmesini gözler. Yanınızda bulunan oğullarınıza da çok selam ederim. Hepsinin gözlerinden öpüyorum. Buradaki oğullarınız da size selam ederler. Hürmetle ellerinizden öperler sultanım. Saray halkının da selamları vardır. Kabul buyurunuz sultanım.

MEKTUP 1535’LER TOPKAPI SARAYI MÜZESI NO: E.5038


Bu çirkin yüzümü ayaklarına sürdüğüm, canımın içi sultanım hazretleri, Çok şükürler olsun Allah’a mübarek mektubunuz bize ulaştı. Ulaştı ki gözlerimiz nurla, gönüllerimiz sevinçle doldu. Hak’tan, sizi bir daha benden hiç ayırmamasını dilerim. Rabbim yeniden sizi görebilmeyi nasip etsin. Benim canımın paresi, ömrümün hasılı, devletli sultanım; mektubunuzda sağlığınızın iyi olduğundan da bahsetmişsiniz. Allahım’a binlerce şükürler olsun. Rabbim seni hatalardan, kusurlardan saklasın. Ben aciz kulunuzu sorarsanız canım sultanım, ne gecem gece, ne gündüzüm gündüzdür. Sizin gibi bir padişahtan ayrı kalmak beni mahvetmiştir. Vallahi ayrılık acısından yanıp bitmişim. Vallahi dünyada tek dileğim size tekrar kavuşabilmektir. Yoksa benim ızdırabımı anlatmaya ne söz kafidir ne de kalem. Bir daha görmek nasip olur mu ki sizi ? Bir kere daha sürebilsem yüzümü ayağınıza keşke. Beni unutmanızdan korkarım devletli sultanım. Eğer beni unutursanız biliniz ki o gün ben ölürüm. Tek ihtiyacım olan şey beni hatırlamanızdır sultanım. Kimselere nazar etmeyiniz. Ben zaten sizden uzak olmakla perişanım. Yanmışım bu derdin ağırlığıyla. Ne olur bu kulunuzu daha fazla yakmayın. Ah benim canımın parçası devletli sultanım, sayenizde yaptırmakta olduğum hamam konusunda emirler göndermişsiniz. Vallahi o kadar sevindim ki, bilemezsiniz. Ancak elimdeki tüm paramı bu ise harcadım. Kendime harçlık bile kalmadı. Fakat tek muradım bu işin tamamlanmasıdır. Bundan başka çocuklarınızı sorarsanız, çok iyilerdir. Sizin eteğinizi öpmeyi dilerler. Cihangir oğlunuzun omuzundaki rahatsızlık da iyileşti çok şükür. Yine de dualarınızı eksik etmeyiniz. İnşallah sultanımın kılıcı daima galip gelir ve düşmanlarını kahreder. Bunun dışında tüm kullarınız size selam ederler sultanım.

MEKTUP 1535’LER TOPKAPI SARAYI MÜZESI NO: E.6056


Canımın parçası Sultanım, Sana kavuşabilmek için sabahlara kadar dua etmekteyim. İçimi yakan dudaklarına bir daha dokunabilir miyim diye avazım çıktığı kadar Allah’a yalvarmaktayım. Biliyorum, şu an Allah adına seferdesin. Zafer kazanmak ve cihadı yüceltmek için yollardasın. Muvaffak olmanı dilerim. Fakat sana kavuşmak en büyük dilegimdir. Sen, gamlı, kederli yüreğimin tek ilacısın. Gönlüm, ancak senin yanında huzur bulabilir. Bu kölen, sinesinden fıskıran özlem dolu yüzbinlerce yanık yakarısı sana arz eder. Bu çaresiz kulun, senin akarsı en ufak bir kusur işlemişse, kıyamet günü Allah bunun hesabını sorsun. Benim yüzümden en ufak bir üzüntüye düştüyseniz, rahatım zahmete, varlığım yokluğa ve sağlığım çevrilsin. Eğer böyle bir şey yapmışsam, kahrımdan perişan olup inim inim inlemek bana revadır. Tek dileğim size tekrar kavuşmaktır. Size kavuşmuş olmaya, ömrüm, canım, her şeyim feda olsun. Yeter ki sizi yeniden görmek müyesser ola. Allah’tan dileğim sizi benden hiç ayırmamasıdır. Sizin ömrünüze benim ömrümü de katsın ki Hak emrinin bizi ayırdığına şahit olmayayım. Yusuf yüzlü sultanım, benim yüzümden asla keder çekmesin. Çektiğim ayrılık acısını anlamak isteyen varsa, Yusuf peygamber kıssasını okusun. O zaman bana hak verirler. Mübarek yüzünüzü tekrar görmek arzusuyla çektiğim ızdırapı bu kalemler ifade etmeye kâfi gelmiyor. Şu anda derdimi tam olarak anlatmaya hiçbir şey mükâbir değil. Çektiğim acıları ancak sizden gelecek bir haber, ağzınızdan çıkacak küçük bir söz dindirebilir. İşte ancak o zaman Allah’a sonsuz şükürler sunarım. Sizden gelen mektuplar, sevinçten beni ağlatıyor. Çünkü o mektuplarda gönlümü alan sözleriniz var. O sözlerle içimi süslüyor ve gönlümü, arzuladığım her şeyi bulacağım bir hazineye çeviriyorsunuz. Benim gözümün nuru sultanım, hiçbir gecem yoktur ki ayrılık acısıyla çıkardığım ahlardın dünya yanmasın, hiçbir günüm yoktur ki yüzünüzü hatırladıkça attığım feryatlardan yıldızlar parçalanmasın. Gündüzümü geceye çevirdin ey ay yüzlüm, senden ayrılmak çok zor, ah bu ayrılık, vah bu ayrılık. Biliyorsunuz, ben ancak dolunay gibi aydınlık saçan ışığınızla saadet bulabilirim. Ben, güneşinden uzak düşmüş bir yıldız gibiyim sizden uzaktayken. Sizden ayrı kaldığımda hiç ışığım kalmıyor. Biliniz ki, sizden uzakta çok müskil durumdayım sultanım. Yüreğime düşen dert çok ağır sultanım. Benim sultanım, ayrılık acısını ne kadar anlatsam bitmez. Siz de bu kulunuzu mektupsuz bırakmayınız. Hiç olmazsa birkaç satır kelamınızla avunurum. Elbette size daha çok şey yazmak muradındayım. Fakat bu kadarına gücüm ancak yeter. Sizden gelen mektubunuz okunduğunda ben dahi gözyaşları içinde kalıyorum. Oğulların Selim ve Abdullah da bu halime kendi gözyaşlarıyla eşlik ederler. Saray halkının ve oğullarının sana çok selamları vardır. Mektubunuzda vezirlerinizden birine küskünlüğüm olup olmadığını sorarsanız. Bu konuda bir kerecik beni dinlerseniz gerçeği anlarsınız. Paşa kullarınıza da selamlar ederim. Ayrıca size eşlik eden oğlunuz Mustafa’ya da selamımı iletiniz. İki dünyada da huzur bulmanız dileğiyle…
FAKIR VE HAKIR CARIYENIZ HÜRREM


MEKTUP 1540’LAR TOPKAPI SARAYI MÜZESI NO: E.5662

Yüzümü ayaklarına sürdüğüm sultanım hazretleri, Gözümün nuru ve mutluluk kaynağım olan sultanımın mektubu bize ulaşmıştır. Çok şükür, gözlerimiz aydınlandı ve içimiz huzur doldu. Allah daima yardımcın olsun. Mübarek mektubunuzda ayağınızdan rahatsız olduğunuzu yazmışsınız. Vallahi huzurum kaçtı, durmadan ağladım. Rabbim, sultanıma sağlıklar versin. Onu hatalardan ve kusurlardan uzakta tutsun. Bu rahatsızlığa sebep nedir acaba? Benim canım sultanım, bu kadar yeterlidir. Ne olur artık geri dönünüz. Bu uzun sefer belli ki sizi yormuş dur. Bu zahmete artık son veriniz sultanım. En kısa sürede dönmenizi murad ederim. Lütfen sağlığınızdan tez vakitte beni haberdar ediniz. Rahatsızlığınızı öğrenmek, beni o kadar üzdü ki bilemezsiniz sultanım. Bundan başka, bu ayrılık ateşinde kavrulan köleniz soracak olursanız Allah’ın inayeti ve sultanımın hoşluğundan başka arzum yoktur. Allah’tan tek dileğim, sultanımın muvaffak olması ve yine geriye dönüp ayağıma yüzümü sürmeye fırsat vermesidir. Allah bilir, sultanıma karşı duyduğum arzuyu, kaleme anlatmak mümkün değildir. Sultanımdan ayrı kaldığım zamanlar çektiklerimi Allah’tan başka kimse bilemez. Benim sultanım, yanınızda bulunan oğullarıma selam ederim. Buradaki kullarınız da sizlere çok selam eder ve mübarekelerinizden öperler.

MEKTUP 1545’LER TOPKAPI SARAYI MÜZESI NO: E.5859


Ayrılığın verdiği sonsuz hasretle selamlar eder, mübarek ellerinizden öperim. Hasretinizle yanmış bu cariyenizi sorarsanız, çok şükür iyiyim. Şu an İznik yakınlarındayım. Burada Hac’dan dönen bazı hacılarla karşılaştım. Onlarla size mektup gönderiyorum. Tek muradım, sizin sağlık ve iyilik haberlerinizi almaktır. Lütfen durumunuzu bana bildiriniz. Sizden ayrı kalmakla zaten perişan olan bu kulunuzu, bir de habersiz bırakmayınız. Allah’tan tek dileğim yeniden sizi görebilmek ve ayağınıza yüz sürebilmektir. Yanınızda bulunan oğluma da selam eder, gözlerinizden öperim. Buradaki oğlunuz da ellerinizden öper sultanım.

MEKTUP 1545’LER TOPKAPI SARAYI NO: E.11480


Canımın parçası, saadetli, sultanım hazretleri, Gönlümün derinliklerinden, yüreğimden içimden binlerce dua ve senalar eder, yüzümü ayaklarınıza bir kere daha sürmekten başka hiçbir muradım olmadığını bildirir ve mübarek ellerinizden öperim. Benim iki gözüm, yoluna kurban olduğum, devletli sultanım, Ümidim odur ki satırlarımı kabul buyurursunuz. Sağlığınızı ve ahvalinizi merak etmekteyiz. Ayağınızdan biraz sıkıntınız vardı. Şimdi nasılsınız? İnşallah daha iyisinizdir. Allah’tan tek dileğim, sağlığınızın iyi olması ve bütün kusurlardan uzak bulunmanızdır. Rabbim sizi hep sırger de Nuh Peygamber kadar uzun yaşarsınız inşallah. Benim padişahım, bunun dışında, yanınızda bulunan oğlumun gözlerinden öperim. Buradaki saray halkının cümlesi de ayaklarınızdan öper sultanım. Herkesin çok selamı vardır. Kabul buyurursunuz. İstanbul’u sorarsanız, şükürler olsun hiçbir sıkıntı yoktur. Herkes sultanımıza dua etmektedir. Ben de çok selam ederim sultanım.
KÖLENİZ CARIYENİZ HÜRREM

MEKTUP 1545’LER TOPKAPI SARAYI NO: E.5038


ÜÇ KITANIN HAKIMI KANUNI SULTAN SÜLEYMAN KITABINDAN;
Sultanım, Padisahım;Yüzümü yere koyup, mutluluk sıgınagı ayagınızın topraklarınızıöptükten sonra, benim devletimin günesi ve saadetimin sermayesi sultanım, eger buayrılık atesine yanmıs, cigeri kebap, sinesi harap, gözleri yas dolu, gecesi gündüzübelirsiz olan, hasret deryasına gark biçare, askınız ile müptela, Ferhat ile Mecnun’danbeter seyda kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım, bülbül gibi ah uferyadım dinlemeyip, ayrılıgınızdan dolayı öyle bir halim var ki, Allah, kafir olankullarına dair vermesin.Benim devletlim, benim sultanım, özellikle, bir buçuk ayoldugu halde sizden bir haber gelmemesi yüzünden, Allah biliyor ki, hiçbir sekilderahatlık yüzü görmeyip, gece gündüz aglayıp, kendi hayatımdan el çekip, cihangözüme dar oldu.Ne yapacagımı bilmeden aglayıp gözyasları içinde gözüm kapılarıgözlerken, ol ferdü rabbü’l alemin, aleme rahmet eden subhan-ı Yezdan, cümle alemeinayet nazarın edip, fetih haberi ve müjdeli haberlerini yetistirdi ve bu haberi isitinceAllah biliyor ki, benim padisahım, benim sultanım, ölmüs idim can buldum.Benimsultanım, sehir hakkında soracak olursanız; simdilik henüz hastalık devametmektedir.Ancak önceki gibi degildir.Insallah Sultanım gelince, Allah’ın inayetiyle degeçer gider.Azizlerimiz, hazan yapragı dökülünce geçer derler.Benim sultanım, sık sıkmübarek mektubunuzu gönderirsiniz diye, tazarru ve iltimas ederim.Zira ki, billahyalan degil, bir iki hafta geçip de ulak gelmezse alem gulguleye gelir.Türlü türlü sözlersöylenir.Yoksa sadece kendi nefsim için istedigimi sanmayın.
HÜRREM

KANUNI SULTAN SÜLEYMAN HAN’IN HÜRREM SULTAN İÇİN YAZDIĞI GAZEL
Celîs-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım Enîsim, mahremim, varım, güzeller sahı sultanım Hayatım hasılım, ömrüm, sarabı kevserim, adım Baharım, behçetim, rüzgârım, nigarım verd-i handanım Nesâtım, içretim, bezmim, çerâgım, neyyirim, sem’m Turuncu u nar u narencim, benim sem’-i sebistanım Nebâtım, sükkerim, genç, m, cihan içinde bir rencim Azizim, Yusuf’um varım, gönül Mısr’ındaki hanım İstanbul’um, Karaman’ım, diyar-ı milketi-i Rum’um Bedahsan’ım ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasan’ım Saçı varım, kası yayım, gözü pür fitne, binarım Ölürsem boynuna kanım, meded he namüsülmanım Kapında çünkü meddâhım, seni medhederim daîm Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!
MUHIBBI

TÜRKÇESİ
Benim birlikte olduğum, sevgilim, parıldayan ayım Can dostum, en yakınım, güzellerin sultanım Hayatımın, yaşamımın sebebi Cennetim, Kevser sarabım Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibisevgilim, benim gülen gülüm Sevinç kaynağım, içkimdeki lezzet, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meselelerim Turuncum, narım, narencim, benim gecelerimin, visal odamın aydınlığı Nebatım, şekerim, hazinem, cihanda hiç örselenmemiş, el değmemiş sevgilim Gönlümdeki Mısır’ın Sultanı, Hazret-i Yusuf’um, varlığımın anlamı İstanbul’um, Karaman’ım, bütün Anadolu ve Rum ülkesindeki diyarı bedel sevgilim Değerli lal madeninin çıktığı yer olan Bedahşan’ım ve Kıpçakım, Bağdat’ım Horasan’ım Güzel saçlım, yay kaslım, gözleri ısıl ısıl fitneler koparan sevgilim, hastayım! Eğer ölürsem benim vebalim senin boynunadır, çünkü bana eza ederek kanıma sen girdin, bana imdad et, ey Müslüman olmayan güzelsevgilim Kapında, devamlı olarak seni meth ederim, seni överim, sanki hep seni övmek için görevlendirilmiş gibiyim Yüreğim gam ile, gözlerim yaslarla dolu, ben Muhibbi’yim, adamıyım, bana bir şeyler oldu, sarhoş gibiyim Bir hoş hale geldim.


KAYNAK :
Osmanlı Tarihi / Vatan Gazetesi
Ayşenur Ergün / Üç Kıtanın Hakimi
wikipeida.org
wikimedia.org
ee.bilkent.edu.tr
internetamasya.co
mmailce.com
webhatti.com
maviruj.com
gifanimasyon.com
cengizdamar.blogcu.com
kanunivakfi.org
lodtr.com
istanbul.net.tr

Tarihi Eserler/Topkapı Sarayı Bölüm 1 : Kapılar

Topkapı Sarayı’nın temeli 15. asır ortalarında Fatih Sultan Mehmed Han tarafından atılmıştır. Saray sınırlarına en son yapı 19. asrın ortasında Abdülmecid Han tarafından yaptırılmıştır. Saray, şehirden bir kale duvarı ile ayrılır. Deniz surları Bizans eseridir. Kara surları ise Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılmıştır.
Topkapı Sarayı’nın üç adet abidevi kapısı vardır. Saray’ın şehre açılan ve I. avluya girilen kapısı Bab-ı Hümayün, II. avluya açılan kapısı Babüsselam, Enderun’a girilen kapısı Bab-üssade’dir.


TOPKAPI SARAYI BAB-I HÜMAYÜN KAPISI / SALTANAT KAPISI

Görsel : Türkiyemiz Dergisi / 1981 sayısı

TOPKAPI SARAYI BAB-I HÜMAYUN KAPISI 1981 / SALTANAT KAPISI VESARAYIN ŞEHRE AÇILAN KAPISIDIR.

Günümüzde sarayın Sultanahmed semtine açılan kapısıdır.

Sür-i Sultani denilen saray surunun üzerindedir. Topkapı sarayı kapılarının en büyüğü bu kapıdır ve Fatih Sultan Mehmed Han devrine aittir. 1478’de yaptırılmıştır. II. Mahmud ve daha sonra da Abdülaziz tarafından tamir ve tadiller görmüştür.
Saraya geçit verdiği için adı Bab-ı Hümayun’dur. Aslında pek çok kısımdan meydana gelen bir yapıdır. Bu geçit kapı iki yanında içinden kubbeli iki koğuş, birer mahzen, iki yandan merdivenlerle çıkılan bir asma katta ise üç nöbetçi odası, iki ayak yolu ile gusülhane ve şimdi mevcut olmayan bir üst kattan mürekkep binadır. Hepsine birden Bab-ı Hümayun denir.
Bugün mevcut olmayan üst kat Fatih’e ait bir padişah kasrı idi. (Ata tarihine göre) Yıkılınca yerine oymalı bir korkuluk konmuştur. 1951’de bu korkuluk kaldırılmıştır.

BAB-I HÜMAYUN’ÜN 1951’DEN ÖNCEKİ HALİ

Bu kasrın eski resimlerinden anlaşıldığına göre Ayasofya meydanına bakan iki sırapenceresi vardır. Alt sırada ortadaki büyük olmak üzere yedi pencere, üst sırada da altı pencere vardır. Yapı kirpi saçaklı bir çatı taşıyordu. Kapı, bu binanın ortasında olmayıp hafif sola kaymıştır. Cephenin alt kısmı ve kapının etrafı büyük ebatta 40×80,90’lık büyük, üst kısımları ise 15,20×30,35 ebatında ufak taş ve 2,5-3 cm genişliğindeki derzlerle inşa olunmuştur. Dahili duvarların taşları 25×50 ebatında ve yeni geniş derzledir. Duvar kalınlığı 2,80 metreyi bulur. Kubbe ve kemerler de tuğla ile gayet muntazam bir şekilde örülmüştür. Şimdiki görünüşünden evvel dış cephede kapı etrafı silmeli bir kum saati ile nihayet buluyor ve kum saatinin stalaktitli başlığı üzerinden mermer düz bir kemer başlıyordu. Kapı yanlarında kalın mermerden oyulmuş süveler bir metreye yakın yekpare mermerden ve iç yüzlerinde püsküllü bir koltuk silme ile süslenmiştir. 1868 yılında Sultan Abdülaziz devrindeki tadilat sırasında kum saatini de içine alan etrafı ayrıca silmeli mermer bir çerçeve yapılmıştır. Kapının yanındaki iki nöbetçi hücresi evvelce dümdüz bir kemerle bitiyordu. Bunlara da ayrı bir tamirde köşeleri kum saatli, kemerli ve kitabeli mermer toplamalar yapılmıştır. Kemer taşları geçmelidir. Üstündeki kitabe kırmızı taş bir çerçeve içine alınmıştır. Kapı yuvası içerde bir bursa kemeri ile nihayetlenir. Kapı takının yukarısında karşılıklı hilallerle sekizer şualı yıldızlar vardır.

ÖN CEPHE

YAPILDIĞI DÖNEMDE ETRAFI KIRMIZI MERMER İLE ÇEVRELENEN KİTABE

İşte bu kitabe, bu kapı ve surlarının Fatih Sultan Mehmed tarafından Hicri 883, Miladi 1478 yılında yaptırıldığını göstermektedir. Bu levhanın üstünde kapı kemeriyle eyvan kemeri arasındaki kemer aynasında celi müsenna hatla yazılmış ve etrafı kırmızı bir şeritle çevrilmiş bir kitabe vardır. (müsenna hat: aynı yazının karşılıklı çift yazılmasıdır.)

Kitabede ;
(Besmele) innel müttekine fi cennati

Girişi sağlayan kapının basit kemeri üzerinde II. Mahmud’un tuğrası vardır. Hattat Remzi’nin kaleminden çıkmış ve 1814 tarihlidir.

TUĞRANIN ÜZERİNDE BULUNAN KİTABE

Tuğranın üzerinde bulunan 2.80 x 1.25 ebadındaki mermere 4 satır sülüs celi ile yazılmış Arapça kitabede;

1) Hazihi kal’atün mübareketün üssise bünyanüha ala te’yidin min-allahi ve rıdvanınen russısa erkanüha bi teşyidin minhü bit’emni v’elaman.
2) bi emri Sultan-il berreyni ve Hakan-il bahreyni zill-l-lahi f’is sakaleyni avn-i-llahibeynel-hafikeyni kahraman-il-mai vettiyni Fatihi kal’atı.
3) Konstantaniyye Ebülfeth Sultan Mehemmed Han bin Sultan Murad Han bin SultanMehemmed Han hallad-a-llahü teala.
4) Sultanne ve a’la ala fark-il firkadeyni mekane fi tarihi şehr-i firkadeyni mekane fitarihi şehr-i ramazan el-mübarek senede selasin ve emanine ve semanimietin (883)1478

Tercümesi : Bu mübarek bir kaledir ki Allah’ın te’yid ve rızası ile kuruldu ve erkân-ı emân ile kuvvet buldu, iki kıt’a sultanı ve iki denizin hakanı. Allah’ın iki cihanda gölgesi, iki ufuk arasındaki Allah’ın avnı, su ve toprak kahramanı Konstantiniyye kalesi fatihi Sultan Mehmed Hanzade Sultan Murad’ın Allah-u Teâlâ saltanatını daim eylesin ve mevkiini şimal yıldızının fevkinde eylesin – sekizyüz seksen üç senesi Ramazan-ı mübarek ayında yapıldı.

Bu kitabelerden başka kapı eyvanının sağ ve solunda yekpare mermerden oyulmuş hücrelerin üzerinde 50 cm çaplarında madalyon şeklinde iki kitabe daha vardır.

sağ taraftaki hücrede ; (hatt-ı müsenna ile)
Nasrün minallahi ve fethün karib beşşir-ül-mü’minine ya muhammed

sol taraftaki hücrede ;
Ketebehü ez’af-ülibad-üs-safi (ketebe kıtasi) yazılmıştır.

Bu dört kitabe de, Fatih Sultan Mehmed Han devrinin emsalsiz örneklerindendir. Hattat Ali-üssafi, Fatih Sultan Mehmed Han devrinin şeyhten evvel en büyük hattatıdır.
Kapının iki yanında Sultan Abdülaziz devrine ait yan hücreler vardır. Mermerdendir. Altta sivri kemerli nişin içinde dekoratif kemerler yapılmıştır. Bu yan hücrelerde de büyük kapıdaki istalaktitli ve kum saatli sütunların mermerden taklidi yapılmıştır.

Yan kemerlerin üst bölümünde iki kitabe vardır.

KAPININ SAĞINDA BULUNAN KİTABE
Essultani zilullahi fi’l arz
(Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.)
İsmail Yağcı bey’in yorumuyla;
”Sultan, Allah’ın emirlerinin tatbikinin yer yüzündeki takipçisidir demektir. Yani Sultan, adaletin insanlara uygulanması ile görevlidir.” anlamına gelir.

KAPININ SOLUNDA BULUNAN KİTABE
Ya veliy hü eyyi külli mazlum
(Mazlumların, zulme uğrayanların sığınağı) Abdülfettah 1285
LEVHALARIN SULTAN ABDÜLAZİZ DÖNEMİNE AİT OLDUĞU SANILMAKTADIR.

KAPI GİRİŞİNDE BULUNAN SÜTUN DETAYLARI

Bab-ı Hümayün‘ün arka cephesi ise ön cephesinin tekrarıdır. Ancak kitabeler farklıdır.

Bu cephedeki kemer aynasının içinde müsenna hatla ;
Besmele’…inel müttaki…suresi celilesi yazılmıştır.

Kemerin üstündeki 280 x 1.25 eb’adındaki dikdörtgen içinde de ;
Nasrü minallahü ve fethi karib beşşir ül mü’minine ya muhammed, nemaka huAbdülfettah Sikkezen 1284 yazılmıştır.

Sağ hücrede ;
La ilale illalah Elmelikül hakkül mübin

Sol hücerede ise ;
Muhammed Resullullah Sadikül ye’dül emin yazılmıştır.

Bütün bu yazıları Abdülfettah Efendi yazmıştır. Müsenna yazı, dış cephedekine istif itibariyle benzemekle beraber onun kopyası değildir. Onunla boy ölçüşebilen kıymetli bir eserdir.
Bu cephedeki geçmeli kapı kemeri üzerinde M. 1284 (M. 1867) tarihli Sultan Abdülaziz’in tuğrası vardır. Kapı iç yan hücrelerinin üzerinde de kelime-i tevhid yazılıdır. Bu cephenin sağında bir kapı vardır. Sağda ve solda dökülen sıvaların altında sonradan doldurulmuş ve örülmüş kapı ve pencere yerleri de görülmektedir.



TOPKAPI SARAYI BAB-ÜS SELAM KAPISI (GATE OF PEACE)

TOPKAPI SARAYI BAB-ÜS SELAM KAPISI 2009/ GÜNÜMÜZDE SARAYA GİRİŞİÇİN KULLANILIYOR

Topkapı Sarayı, günümüzdeki görünümüne yakın tarihlerde kavuşmuştur. Saray çevresi düzenlenerek peyzajı da yapılmıştır.

Görsel : Türkiyemiz Dergisi / 1981 sayısı

Topkapı Sarayı’nın 1981’deki görünümü, çevre düzenlemesi yapılmamış şekildeydi ve trafiğe açıktı.

Esası Fatih Sultan Mehmed Han devri eseridir. İlk yapıldığı zamanki durumu, saray haremini çevreleyen düz duvara açılmış bir geçit ile sağda iki koğuş ve solda kapıcıbaşı odasından ibaretti. Yanlardaki duvar Fatih Sultan Mehmed Han devrindendir. Muntazam moloz taştır. Şimdiki dikkat çeken kuleler, Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde yapılmıştır. Kapının iki yanındaki kuleler sekiz köşelidir. Kesme taştan yapılmıştır.
Ufacık kemerler döklerle birbirlerine bağlı konsollara dayanarak taşan pencereli bir üst katı vardır. Kule gövdesinde dört sıra mazgal yarığı ve tüfek deliği bulunur. İki kule bedenli dişleri ve altta bir yüksek kemerle bağlanmışlardır. Kemer ayaklarında iki geniş nöbetçi hücresi ve köşelerinde kum saatleri bulunmaktadır. Kale bedeni altında ve kemerin üstünde dört tane helezoni çivi başı vardır. Kulelerin görünüşü, insanın üzerinde yabancı bir tesir bırakır. Çünkü Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Macaristan seferi dönüşü orada gördüğü sur kulelerinden ilham alınmıştır. 15. asır Orta Avrupa ve Akdeniz havası vardır. Fakat kurşun kaplamalı külahlar, kemerler, sütun başlıkları, ortadaki kale bedeni dişleri, kum saatleri ve çivi başlarıyla yapıya milli bir hüviyet vermiştir.

Esas girişi temin eden kapı kilitli taşlı ve basık kemerlidir.

Kemerin yukarısındaki ilk yapısına ve nihayet Kanuni Sultan Süleyman Han devrine ait olduğu kuvvetle tahmin edilen Kelime-i Tevhid yazılmıştır.

Onun altında Sultan II.Mahmud’un tuğrası vardır.

Kapının sağında mermer levha üzerine kabartma yaldızla III. Mustafa’nın tuğrası ve altında ufak yazı ile “Hafızı adli şeriat hazreti zılli Hüda” mısrası vardır.
Bunun altında da ikişer mısralı sekiz satır halinde sülüs yazı ile şu manzum kitabe vardır.

Matlai hurşidi şevket şehriyarı madalet
Banii bünyanı devlet hadimi Beytülharam
Varisi mülki milel sertacı şahanı düvel
Zilli Yezdanı ezel dadari iskender gulam
Daveri devran Sultan Mustafa Han kim anın
Tacidaranı selefde görmedi mislin enam
Eyleyüp sarfı nuküda himmeti şahenşehi
İtmede umranı dehri her dem aksayı meram
İste ezcümle bu Divanı Hümayun mevkiin
Seyredince sakfi eyvanın o cem cahı benam
İtmemiş ana selatini selef atfı nigah
Mahudup asarı resmi nakşi zerkarı tamam
Kıble-i Şahanı alem nazregahı halk iken
Ana şayanı sezadır kim ola pür ihtişam
Emridüp hedmin binayı köhne tarh-ı sakfinin
Tarzı üslübi kadimin eyledi tacdidi tam

Sol tarafta ise III. Mustafa’nın tuğrası ve altında küçük yazı ile “Mustafa Han İbni Ahmed El Muzaffer daima”
Bunun altında da ikişer mısralı sekiz satır halinde sülüs yazı ile şu manzum kitabe vardır.

Muktezayı hizmeti tab’ı bülendiyle yapub
Kıldı nev icad böyle resmi pakize nizam
Kim eğer görseydi Mani nakşi zerrinkarını
Reşkile dembestei hayret olurdu subhü şam
Mısraının şemsei gül-mihına mani münir
Dağıdaridir ki rüyin kaplamış reşki selam
Zeyneti nakşıma nisbet çerhi atlas bi nukuş
Sakfine takı felek olmaz yanında köhne dam
Vadii vasfında reftarı semendi hameyi
Zabtidüb himmet duaya idelim atfı zinam
Hazreti Hayyi nesaksazı nizamı kainat
Şevketü iclalini ide cihanda ber devam
Tahtı ali bahtı devletde ebed olup mukim
Nice asara muvaffak ide Hallaki enam
Zihniya ilham ile tarihin inşa eyledim
Ola emnü yümn ile Orta kapu Babüsselam 1172 (M.1758-1759)

Bab üs selam‘ın II. avluya bakan tarafında III. Mustafa zamanındaki tamirde konmuş sekiz direkli geniş bir revak vardır. Sütunlar birbirlerine ve duvara kalın demir gergilerle bağlanmış, üstlerine de sivri kemerler atılmıştır.

Kemerlerin üstüne de geniş bir saçak konmuştur. Tezyinatı 19. asırın ilk yarısı ahşap işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Geçidin üstüne gelen bölüm, oyma silmelerle sekiz dilime ayrılıp, her dilimin ortasına tahta oyma beyzi bir madalyon konmuştur. Ortadaki madalyon çok güzel bir sanat eseridir. Geçid kapının iki yanındaki duvarlar da devrilen tadilat görmüştür. Bir tarihte sıvanmış ve üzerine 18. asır II. yarısındaki dal, yaprak ve madalyonlardan meydana gelmiş kalem işleri yapılmıştır. Kemerlerde de bu görülür.

BAB-ÜS SELAM KAPISININ İÇ DETAYLARI

Daha sonra bunların üzeri tekrar sıvanarak kalitesiz manzara resimleri yapılmıştır. 1942’deki restorasyonda satıh temizlenerek 18. asır süslemesi bırakılmıştır. Tam giriş kapısının basık kemeri üzerinde yüksek bir tahfif kemeri görülmektedir. Bunun üzerinde E.H. Ayverdi’ye göre Kanuni Sultan Süleyman Handevri eseri ağır bir kalem işi vardır.
Kapının iki yanında 18. asır işi olduğu tahmin edilebilen 2 m çapındaki madalyonlarda dörtlü olarak “Allah, Rabbi ve Muhammed, Nebi” yazılmıştır. Bu madalyonların üstünde de III. Mustafa zamanında mermer kitabe levhaları konmuş ve madalyon kısmen kapanmıştır. Basık kemerin üzerinde tahta üzerine oyma “Cenneti Adnin müfettiha tulehümül evvap 230” yazısı vardır. Bu kitabede imza olmamasına rağmen bu yazının büyük hattat Rakım’ın eseri olduğu kabul edilmiştir.



TOPKAPI SARAYI BAB-ÜSSADE(T) KAPISI (GATE OF FELİCİTY)

BAB-ÜS SAADE KAPISININ 1981 DEKİ GÖRÜNÜMÜ

Görsel : Türkiyemiz Dergisi / 1981 sayısı

BAB-ÜS SAADE KAPISININ GÜNÜMÜZDEKİ GÖRÜNÜMÜ

Ayak divanı ve merasimler bu kapının önünde yapılırdı.
Enderunu hümayuna açılan iç içe iki kapıdan meydana gelmiş abidevi bir kapıdır. Esası Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yapılmıştır. Daha sonraki tamirlerle ilk şeklini kaybetmiştir. II. avluyu çepeçevre dolaşan revak Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yapılmış ve Babüssade’nin önünde devam ediyordu. III. Selim zamanında revakın kapı önündeki altı sütunu kaldırılarak kemerleri kesilmiş, daha ileriye, eskilerden yüksek dört sütun duvara da iki yarım sütun konmuş, üzerindeki saçak da böylece genişletilmiştir.

İlave sütunlar 1.20 m yükseklikteki kaidelere oturur.

Kapının sağında ve solunda sütunlarla çevrelenmiş iki koridor bulunmaktadır.

Koridorların üst kornişlerinde manzara resimleri bulunmaktadır.

Tavan oymalı çıtalar, silmeler, köşelikler ve oyma bir göbekle süslenmiştir.

Kapının iki yanında bulunan koridor başlangıcındaki tavan detayları

Kapının revak bölümündeki kabartma ve oyma tavan detayları

Kapının üstünde mermer üstüne kabartma ve “Mahmud bin Abdülmecid Han” kitabe bir besmele-i şerife levhası vardır. Mustafa Rakım tarafından yazılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Besmelenin altında yine mermer üstüne kabartma ta’lik kitabe vardır.

kitabede ;
Daveri gerdun menzilet, Sultan vala menkıbet
Hakanı sahib tacü taht şahi seriri maadelet
Keyhüsrevi Dara gulam yani hudavendi enam
Abdülhamid hanı benam şahı cihan-ı atıfet
Hüsni sülüi bilkatı fahrülmülük her haleti
Zati hümayün-midhati, mahza medarı merhamet
Şahenşehi derya-neval, sultanı memdühilhisal
Hem daveri sahib-kemal, dibace zibi mahmedet
Zibi mebanii vücud nuri tecellii şuhüd
Mitfahi feyzi ber-vücud dergahi lütfi mekremet
Mimarı tab’ı cevdeti, yaptı kulübi devleti
Ezcümle edna himmeti virdi bu caye takviyet
Bu nüshai şevketmeab tertibi nazmi mustatab
Ta’lifi şahi kamiyab, maznuni sırrı mevhibet
Seyreyle hüsni behçeti, alem esiri tal!atı
Tarhi latifü ziyneti, revnakfezayi afiyet
Resm-i letafet-perveri, nakş-i hayal-i azeri
Ser matlai mihri-enveri nazmi nizamı temşiyet
Kaşii suret küsteri ayinei İskenderi
Tasviri hüsnipeykeri şehname-zibi ma’delet
Her mısraı bir başka bab, her babı güya bir kitab
Dikkat olunsa bab bab metni metini mevhibet
Ey degehi zerrin-kubab, arş-asitan kürsi-cenap
Sende düalar müstecap ba avni feyzi terbiyet
Olsun eya şahi ferid bahtın said ömrün mezid
Olbabda mecdi mecid kıflü kilidi meymenet
İkbalü sa’di bahtile feyzi mübarek vaktile
Raik didim bu beytile idince sarfi makderet
Tarihi cevher mayesi, arş olsa layık piyasi
Levhi şüküh pirayesi babı kitabı saltanat
1188 M. 1774

Fotoğrafın tüm hakları Ülgen ailesine aittir.

III. Mustafa zamanında kapının iki yanında iki mermer çeşme vardı. Daha sonraki tamirlerde bunlar kaldırılarak sütun resimleri yapılmıştır. En son tamirde de üzerleri kapatılmıştır.

SANCAK-I ŞERİF
Savaşa gidecek olan sadrazama
Sancak-ı Hümayün burda törenle teslim edilirdi.
(Sancak-ı Şerif‘in konulduğu yer günümüzde de korunmaktadır.)

Bab-üs sade kapısı çift kapı sisteminden oluşmaktadır. İç kısmından geçilerek arza odasına geçilir.

Kapının Arz Odasına doğru giderken iç bölümü

Kapının iç bölümünde Babüssade ağaları bulunurdu.

I understand the complexities we face.
Indeed, the path ahead requires careful consideration.

Karşı karşıya olduğumuz karmaşıklıkların farkındayım.
Gerçekten de önümüzdeki yol dikkatli bir değerlendirme gerektiriyor.

BÂBÜSSAÂDE AĞASI

Bâbüssaâde (Saâdet Kapısı), Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusundan padişahın hususi ikamet mahalli olan Enderun avlusuna geçişteki kapıya verilen addır. Cülûs ve bayram törenleri, sefere çıkan ordunun serdarına Sancak-ı Şerîf’in teslim edilme merasimi bu kapının önünde icra edilirdi. Bâbüssaâde’nin muhafazası, sarayın diğer önemli işlerini de deruhte eden ak-ağaların görevidir. Ak-ağalar olarak ta bilinen aynı zamanda sarayın en büyük amiri olan Bâbüssaâde Ağasıdır.
The Bâbüssaâde or Gate of Felicity is the name of the gateway leading from the second court of Topkapı Palace in to the Enderun court, where the private apartments of the sultan were situated. Ceremonies such as those celebrating the accession of a new sultan, religious holidays, and the presentation of the Holy Banner to the commander-in-chief of the army at the start of campaigns, were all held in front of this gate. The white eunuchs were responsible for guarding the Bâbüssaâde Gate and carrying out other important functions at the palace, and the chief white eunuch was the highest functionary in the palace hierarchy.

İç bölümde de tavanda altın varak ve ahşap oymalar, kabartmalar bizi karşılamaktadır.

Kapının iç bölümünde bir de ocak yer almaktadır.

Kapının iç bölümünde zemin de mermer kullanılmıştır. Zaman içinde mermerler de aşınma ve erime meydana gelmiştir.

Kapının Arz Odası yönündeki cephesi

Kapının Arz Odası cephesinde de giriş bölümünün hemen üstünde bir kitabe yer alır.

KAYNAK : Türkiyemiz Dergisi, flickr.com, kitabeler.net
Görseller : Volkan Özpolat, Türkiyemiz Dergisi ve Ülgen ailesi

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑