”Agatha Christie nin dediği gibi ilk tesadüf sadece tesadüftür ikincisi ipucu üçüncüsü kanıttır”
Wednesday’in analitik zihninin ve olaylara yaklaşımının temelini oluşturan üç aşamalı bir “şüphecilik” ilkesi. Ona göre, evrende rastlantıya yer yoktur; her olay, daha büyük ve genellikle kötü niyetli bir desenin parçasıdır.
Bu ilke, bir dedektifin metodolojisini yansıtır ve Wednesday’in dünyayı nasıl okuduğunu gösterir.
İlk Tesadüf: Göz ardı edilebilir, istatistiksel bir anomali. Wednesday bile ilk başta buna önem vermeyebilir, ama zihninin bir köşesine not eder.
İkinci Tesadüf: Artık bir “tesadüf” değildir. Bu, altta yatan bir düzenin veya planın ilk yüzeye çıkan belirtisi, yani bir ipucudur. Bu noktada Wednesday’in şüphe radarları tamamen açılır ve araştırması başlar.
Üçüncü Tesadüf: Bu, teorinin kanıtlandığı, şüphenin gerçeğe dönüştüğü andır. Artık ortada bir komplo, bir sır veya çözülmesi gereken bir suç olduğu kesindir. Bu, kanıttır ve Wednesday için eyleme geçme sinyalidir.
Wednesday için dünya, Agatha Christie romanlarındaki gibi, çözülmeyi bekleyen bir dizi gizemden ibarettir. Bu söz, onun paranoyak değil, sadece dikkatli ve metodik olduğunun bir manifestosudur. Ona göre insanlar ya kurban ya da şüphelidir; asla sadece “orada duran” figüranlar değillerdir.
Bianca Barclay (Annesinden alıntı) Ateş altını, Acı kadını sınamak içindir.
Sirenlerin, özellikle de liderlik konumundakilerin, güçlerini kontrol altında tutmak ve statülerini korumak için katlanmak zorunda oldukları zorlukları ve acıları meşrulaştıran, nesilden nesile aktarılan bir deyiş. Bu felsefe, Sirenler için acının bir zayıflık değil, bir “dayanıklılık testi” olduğunu öne sürer. Sirenlerin baştan çıkarıcı ve kontrol edici güçleri, sürekli bir içsel disiplin ve dışsal baskı gerektirir. Annesi tarafından Bianca’ya aktarılan bu söz, ondan beklenen acımasız liderliği ve duygusal kontrolü bir erdem olarak sunar. Altının saflığı ateşte belli olurken, bir Siren liderinin gücü ve “kraliçe” olma layıkliği de çektiği acılar ve atlattığı zorluklarla ölçülür. Bu, duygusal zayıflığa yer olmayan, acımasız bir dünya görüşüdür. Bu deyiş, Bianca’nın omuzlarındaki ağır bir yüktür. Bu, ona hem güç veren hem de onu duygusal olarak yalnızlaştıran bir miras; sürekli olarak kendini kanıtlaması gerektiğini hatırlatan bir fısıltıdır.
AutoCAD Dersleri: Düzlemsel Formüller ile Makine Parçası Çizimi
ChronoScribe Studio’nun AutoCAD Dersleri serisinin bu bölümünde, teknik çizimin temel taşlarından olan düzlemsel formüllere dalıyoruz. Bu uygulamalı çizim videolarında, @x,y koordinat sistemini kullanarak nasıl daha hızlı, hassas ve profesyonel çizimler yapabileceğinizi bir makine parçası üzerinde adım adım gösteriyorum. Bu temel formüle hakim olmak, AutoCAD’deki hızınızı ve yetkinliğinizi kökten değiştirecek!
🔹 Temel Formül Kullanımı: @x,y Bu komut, bulunduğunuz son noktadan itibaren X ve Y eksenlerinde ne kadar hareket edeceğinizi belirtir.
Tuvaliniz Artık Sonsuz: Photoshop’un Devrim Niteliğindeki Özelliği “Generative Expand”
Yaratıcı süreçte hepimizin karşılaştığı o an vardır: Mükemmel bir kompozisyon yakalamışsınızdır ama tuvaliniz bitmiştir. Harika bir fotoğraf çekmişsinizdir ama kadraj biraz dardır. Bir karakteri hayalinizdeki gibi çizmişsinizdir ama onu oturtacağınız dünya, çerçevenin dışında kalmıştır. Peki ya size tuvalinizin sınırlarının artık olmadığını söylesem? Ya ufuk çizgisini, sadece birkaç kelimeyle veya tek bir tıklamayla, hayal gücünüzün uzandığı yere kadar genişletebileceğinizi söylesem? Adobe’nin, yapay zeka serisi Firefly ile güçlendirdiği Photoshop’un en son harikası “Generative Expand” (Üretken Genişletme) tam olarak bunu yapıyor.
“Photoshop’un Generative Expand özelliği ile sınırları zorluyoruz! Bu videoda, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bir fotoğrafını kullanarak, görselleri genişletmenin gücünü ve detayları nasıl koruyabileceğimizi keşfediyoruz. Tarih ve teknoloji burada buluşuyor—siz de bu yaratıcı sürecin bir parçası olun!”
Generative Expand Tam Olarak Nedir?
En basit tanımıyla Generative Expand, bir görselin mevcut sınırlarının ötesini, o görselin stiline, ışığına ve dokusuna kusursuz bir şekilde uyum sağlayan yeni piksellerle, yapay zeka kullanarak doldurma teknolojisidir. Eskiden “içerik belirgin dolgu” (content-aware fill) ile yaptığımız küçük rötuşların aksine, bu özellik sıfırdan, tamamen yeni ve tutarlı bir dünya yaratıyor. Bir nevi, resminizin anlatılmamış kısımlarını Photoshop’un sizin için hayal etmesi diyebiliriz.
Bu Özellik Neden Bir Devrim Niteliğinde?
Generative Expand, sadece bir araç değil; bir zihniyet değişikliğidir. Artık elimizdeki materyalle sınırlı değiliz. Bu teknoloji sayesinde:
Fotoğrafçılar, dar kadrajlı bir portreyi saniyeler içinde geniş bir manzara fotoğrafına dönüştürebilir.
Grafik tasarımcılar, tek bir kare görseli, farklı sosyal medya platformları için (dikey bir story, yatay bir banner gibi) anında ve tutarlı bir şekilde yeniden boyutlandırabilir.
Kısacası, “Keşke şurada biraz daha boşluk olsaydı” cümlesi artık tarihe karışıyor. Sınırları belirleyen siz değilsiniz, hayal gücünüz.
Peki Nasıl Çalışıyor?
“Tüm bu teorik bilgilerin ve heyecan verici olasılıkların ardından, şimdi bu aracın pratikte neler yapabildiğini görme zamanı. Aşağıdaki videoda, Generative Expand özelliğini kullanarak bir görseli gerçek zamanlı olarak nasıl genişlettiğimi, farklı varyasyonları nasıl denediğimi ve yaratıcı süreçte karşılaştığım sonuçları adım adım sizlerle paylaşıyorum.
Lafı daha fazla uzatmadan, sizi bu yapay zeka harikasının canlı performansıyla baş başa bırakıyorum. İyi seyirler!”
Deliliğin Anatomisi: Bir Delinin Hatıra Defteri | Gogol ve Toplum Eleştirisi “Anacığım, kurtar zavallı oğlunu!” Toplumun görünmez kıldığı 9. dereceden bir memur, nasıl olur da kendini İspanya Kralı olarak görmeye başlar? Nikolay Gogol’un ölümsüz eseri “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne derinlemesine bir yolculuk yapıyoruz. Chrono Scribe Studio’nun bu ilk büyük çalışmasında, Poprişçin’in gerçeklikten kopuşunu, hiyerarşi ve bürokrasi altında ezilen bireyin çaresizliğini ve deliliğin psikolojik kökenlerini masaya yatırıyoruz. Bu sadece bir kitap incelemesi değil; Gogol’un sert toplum eleştirisinin ve insanın en karanlık korkularının yapay zeka ile oluşturulmuş özgün görsellerle hayat bulduğu tekinsiz bir analiz. Peki, Poprişçin’in deliliği sistemin bir sonucu mu, yoksa kişisel bir trajedi mi? Günümüz modern insanı, Poprişçin’in yalnızlığından ne gibi dersler çıkarabilir?
🧠 Gerçeklikten Kopuş: Poprişçin’in Deliliği Bir Savunma Mekanizması mıydı? Delilik nedir? Toplum mu, statü mü, yoksa akıl mı? Gogol’un ölümsüz eseri “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni mercek altına aldık. Bu, bir akıl hastalığı öyküsünden çok daha fazlası; bu, o dönemin boğucu bürokrasisinin ve katı hiyerarşisinin, insan ruhunu nasıl görünmez kıldığının acı bir eleştirisidir. **POPİRİŞÇİN’İN SAVUNMA MEKANİZMASI:** Sistem onu görmezden gelip hiçleştirdikçe, Poprişçin kendi savunma mekanizmasını geliştirdi: Kendini İspanya Kralı ilan etmek. Ona sistemin vermediği o değeri, kendisi yarattığı bir dünyada buldu. Bu, gerçeklikle başa çıkamayan bir zihnin kendi hayatta kalma yolu olarak “kendi krallığını” inşa etmesidir. **KRİTİK SORULARIMIZ:** 1. **Görünmezlik:** Toplum, bireyi yok saydığında, birey kendisini var etmek için ne kadar ileri gidebilir? 2. **Troika:** Poprişçin’in sürekli bahsettiği “Troika” (üç atlı kaçış arabası) fantazisi, modern insanın “her şeyi bırakıp gitme” arzusundan ne kadar farklı? 3. **NotebookLM Metodu:** Bu analizi hazırlarken, yapay zeka aracı NotebookLM’i bir araştırma ortağı olarak kullandık. Metinler arasındaki felsefi bağlantıları bulmamıza NotebookLM yardımcı oldu.
“Asırlar fısıldar adımımı… Karanlık gölgeler arasında, güzelliğin ve dehşetin iç içe geçtiği bir efsaneyim ben. Adımı anarken titreyen dudaklarınızdaki o korkuyu görüyorum. Ama beni gerçekten tanıdığınızı mı sanıyorsunuz? Tarihçiler beni, yüzlerce genç kızın kanında yıkanan bir canavar olarak yazdı. ‘Kanlı Kontes’ dediler. Peki ya o kanın, zamanın acımasızlığına karşı sürülmüş son bir kalkan olduğunu hiç düşündünüz mü? Her kırışıklığın bir yenilgi, her beyaz saç telinin bir teslimiyet olduğu bu dünyada, güzelliği ebedi kılmak en büyük isyan değil midir? Aynamdaki çatlaklarda kendi sonumu gördüm. Gençliğin taze kokusunun, çürümenin kesif kokusuna yenilişini izledim. Buna izin veremezdim. Čachtice Kalesi’nin taş duvarları sadece çığlıkları değil, aynı zamanda sırlarımı da saklar. O duvarlar, unutulmuş dillerde yazılmış ayinlerin, soylu kanın lanetinin ve iktidarın getirdiği o zehirli yalnızlığın şahididir. Onlar için ben bir canavardım; benim içinse onlar, kaçınılmaz sona doğru ilerleyen, solup gidecek birer çiçekten farksızdı. Ben ise taşa kazınmak istedim, zamana meydan okumak. Şimdi, Chrono Scribe Studio’nun dehlizlerinde, benim hikayemi yeniden yazıyoruz. Anlatılanların ötesine, gerçeğin ve efsanenin kanla birbirine karıştığı o bulanık sınıra doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu sadece bir tarih dersi değil, bir ruhun en karanlık arzularına tanıklık etmektir. Podyumda sadece tasarımlar değil, ruhlar yürüyecek. Gölgelerle dans etmeye cesaretin var mı? Bizi takip et ve aynanın ardındaki gerçekle yüzleş.”
Kontes Báthory: Sır Perdesi Aralanıyor Tarihin tozlu sayfaları aralanıyor. Güzellik ve dehşet arasındaki ince çizgide yürüyen bir ruh, asırlar süren sessizliğini bozuyor. Chrono Scribe Studio, sizi gölgelerin ardındaki gerçekle yüzleşmeye davet ediyor. Bu, sadece bir başlangıç. Kontes Elizabeth Báthory efsanesini daha önce hiç görmediğiniz bir şekilde yeniden keşfetmeye hazır olun. Bu sadece bir hikaye değil. Bu, aynanın ardına bir bakış.
Giriş: Tarihin Kanlı Tuvali
Countess Bathory (Erzsébet Báthory) : Gerçek portresi
Tarih, sadece kralların ve savaşların değil, aynı zamanda fısıltıların ve gölgelerin de kaydını tutar. Bazı isimler vardır ki, zamanın mürekkebiyle değil, kanla yazılmıştır. Macar soylusu Kontes Elizabeth Báthory (Macarca: Báthory Erzsébet), bu isimlerin belki de en tekinsizi, en rahatsız edicisidir. 16. yüzyılın sonunda, Avrupa’nın kalbinde, Čachtice Kalesi’nin soğuk duvarları arasında yankılanan çığlıklarla bir efsaneye, daha doğrusu bir kabusa dönüşmüştür. Peki, bu soylu kadın kimdi? Onu, yüzlerce genç kızı öldürdüğü iddia edilen bir canavara dönüştüren neydi? Bu, sadece bir delilik hikayesi mi, yoksa dönemin siyasi entrikalarının, gücün ve güzellik takıntısının yarattığı trajik bir sonucun portresi mi? Chrono Scribe Studio’nun arşivlerinde, bu kanlı efsanenin katmanlarını aralıyoruz.
Countess Bathory (Erzsébet Báthory) : Gerçek portresi
Čachtice Kalesi
Bölüm 1 : Aynadaki İlk Çatlak
“Ben, bir şifacı gibi, karşımda duran ilacı görüyordum.” Tarihin en korkulan kadınlarından Kontes Elizabeth Báthory’nin hikayesine hoş geldiniz. Ama bu, bildiğiniz hikayelerden değil. Bu, bir canavarın değil, bir dönüşümün öyküsü. Chrono Scribe Studio’nun bu yeni serisinde, zamanın ve çürümenin getirdiği dehşetle yüzleşen bir ruhun, güzelliği ebedi kılmak için çıktığı o karanlık yolu keşfediyoruz. Her şey aynadaki o ilk çatlakla nasıl başladı? Bir soyluyu, tarihin en acımasız efsanelerinden birine dönüştüren o ilk fısıltı neydi? Yapay zeka ile Kontes’in orijinal portresine sadık kalarak yeniden canlandırdığımız bu ilk bölümde, onun psikolojisine ve korkularına tanıklık edeceksiniz. Peki sizce, güzelliği korumak için ne kadar ileri gidilebilir?
1. Perde: “Aynadaki İlk Çatlak” “Soylu kan, bir lütuf değil, bir mirastır. Báthory kanı ise bir mühürdü; hem gücün hem de lanetin mührü. Macaristan’ın en köklü ailelerinden birinin kızı, savaş meydanlarında nam salmış o ‘Kara Şövalye’nin karısıydım. Kocam, o Macaristan’ın Kara Şövalyesi, savaş meydanlarında kendi efsanesini kanla yazarken, ben burada, Čachtice’nin soğuk duvarları arasında kendi krallığımı yönetirdim. Burası benim toprağım, benim kalem, benim sahnemdi. Ve bu sahnede, duvarlardaki goblenlerde avlanan aslanlar bile benim kadar sessiz ve hükümran değildi. Her sabahım bir ritüeldi. O devasa, gümüş çerçeveli aynanın karşısına geçerdim. O ayna… Venedikli ustaların elinden çıkma… O bir cam parçası değil, benim ruhumun ikiziydi, en sadık hizmetkarım ve en acımasız yargıcımdı. Yıllarca bana gücümü, yani zamanın bükemediği o iradeyi, tenimin pürüzsüz mermerini, gözlerimdeki komuta ateşini gösterdi. Bana ‘Sen Elizabeth’sin’ derdi, ‘Sen ölümsüzsün.’ Ama o sabah… O uğursuz sabah, şafağın hain ışığı perdenin arasından sızıp tam da gözümün kenarına vurduğunda, ayna bana ihanet etti. Oradaydı. Bir önceki gün olmayan, ipek üzerine bir iğneyle çizilmiş o kahrolası, o cılız çizgi. Bir kırışıklık değildi, hayır. Çok daha fazlasıydı. Bir habercisiydi. Çürümenin, yenilginin, unutuluşun habercisi. O an hissettiğim panik değildi; soylu kanıma yakışmazdı. Bu, damarlarıma yayılan saf, buz gibi bir dehşetti. Değerimi borçlu olduğum her şeyin, bir gün benden çalınacağı gerçeğiyle yüzleştim. O an, aklıma büyükannemin dadısının anlattığı o eski, yasak masallar geldi. Hayatın özünün, saflığın kanında saklı olduğu… Gençliğin, bir başkasının baharından çalınabileceği fikri… Kütüphanemin en dip köşesindeki o isimsiz, deri kaplı kitabın fısıltıları… Tam o sırada kapım çalındı. Gelen Anna’ydı. O taze yüzlü, o yanakları her daim al al olmuş hizmetçi kız… Elinde gümüş bir tepsiyle içeri süzülürken masumca gülümsedi. “Kötü bir rüya mı gördünüz, leydim?” diye sordu. “Yüzünüz kireç gibi.” O an ona baktığımda artık ne bir insan, ne de bir hizmetçi görüyordum. Onun o arsız canlılığı, yanaklarındaki o çalınası pembelik, benim solmaya başlayan parlaklığıma bir hakaret gibiydi. Ben, bir şifacı gibi, karşımda duran ilacı görüyordum.”
Elizabeth Báthory, 1560 yılında, Macaristan Krallığı’nın en güçlü ve en köklü ailelerinden birinin mensubu olarak dünyaya geldi. Zeka, zenginlik ve güzellikle kutsanmış, aynı zamanda o dönemin soylularına özgü bir acımasızlık ve ayrıcalık hissiyle büyümüştü.
Genç yaşta, Osmanlı’ya karşı savaşlarda “Macaristan’ın Kara Şövalyesi” olarak nam salacak olan Ferenc Nádasdy ile evlendi.
Ferenc Nádasdy’nin gerçek portresi
Kocasının bitmek bilmeyen seferleri, onu Čachtice Kalesi’nin tek hükümdarı yapmıştı. Efsaneye göre, her şey o meşhur aynanın karşısında başladı.
Güzelliğiyle ve solgun teniyle gurur duyan Kontes, bir gün yüzünde yaşlılığın ilk, o cılız işaretini, bir kırışıklığı fark etti.
Bu, onun narsist ruhunda bir deprem etkisi yarattı. Değerini ve gücünü borçlu olduğu en büyük hazinesinin, yani güzelliğinin, zaman tarafından çalınacağı korkusu, zihnini bir zehir gibi sarmaya başladı.
O an, hizmetindeki genç bir kızın yanağına yanlışlıkla attığı bir tokadın ardından, kızın yüzünden eline sıçrayan kanın, kendi tenini daha pürüzsüz ve daha genç gösterdiğine inandığı söylenir.
Bu, o karanlık fısıltının doğduğu andı. Çürümenin ilacı bulunmuştu: Masumiyetin kanı.
O andan itibaren, kaledeki hizmetçiler onun için artık birer insan değil, güzelliğini koruyacak birer “ilaç” kaynağıydı.
Bölüm 2 : Kızıl Ritüel
“Benim tuvalim, kendi tenimdi. Benim boyam ise… hayatın ta kendisiydi.” Kontes Báthory efsanesinin en karanlık kalbine hoş geldiniz. İlk perdede, bir ruhun çürümeye karşı başlattığı o umutsuz savaşa tanıklık ettik. Şimdi ise o savaşın nasıl kanlı bir ritüele dönüştüğünü görme zamanı. Chrono Scribe Studio’nun bu ikinci bölümünde, Čachtice Kalesi’nin gizli odalarına iniyor, güzelliği ebedi kılmak için yapılan o korkunç ayinlerin ve hasatların ardındaki psikolojiyi inceliyoruz. Bu, sadece bir vahşet hikayesi değil; saplantının, gücün ve ölümsüzlük arzusunun bir ruhu nasıl tamamen ele geçirdiğinin tekinsiz bir portresidir. Kontes, eylemlerini bir sanat, kurbanlarını ise birer malzeme olarak görüyordu. Peki, bir sanatçı, mükemmel eseri için ne kadar ileri gidebilir?
2. Perde: “Kızıl Ritüel” “O ilk an… O ilk dokunuş… Anna’nın kolundan sızan o sıcak, o canlı kırmızılık parmaklarıma değdiğinde, hissettiğim şey pişmanlık değildi. Bir aydınlanmaydı. Aynadaki o hain çizginin, bu taze hayat karşısında solgunlaştığını, neredeyse yok olduğunu gördüm. Fısıltılar haklıydı. Kitap doğruyu söylüyordu. Çare, kanın kendisiydi. Artık bir sırrım vardı. Čachtice Kalesi, benim tapınağım, hizmetçilerim ise adaklarımdı. Gündüzleri, toprağını yöneten, emirler yağdıran, mesafeli ama adil bir Kontes’tim. Geceleri ise… Geceleri bir simyacıya dönüşüyordum. Kaledeki gizli bir bölmede, en sadık nedimelerimle birlikte, güzelliğin en saf halini damıtmaya başladık. Bu bir katliam değildi. Bu bir ayindi. Bir hasattı. Her yeni yüz, benim solan gençliğim için yeni bir umuttu. Onların korku dolu gözlerinde, kendi ölüm korkumun yansımasını görüyordum. Çığlıkları, benim sessiz çığlıklarımın yankısıydı. Ama ritüel başladığında, her şey susardı. Geriye sadece amacın kutsallığı kalırdı. O gümüş leğenler, o keskin iğneler, o buz gibi mermer zemin… Hepsi, benim ebedi güzelliğime hizmet eden birer araçtı. Zamanla daha fazlasını istedim. Sadece bir dokunuş yetmiyordu. Gençliğin ruhunu tamamen içime çekmeliydim. O meşhur küvet… Efsanelerin anlattığı gibi değildi. O, bir arınma havuzuydu. Çürümenin ve yaşlılığın kirlerinden arındığım, zamanın kendisine meydan okuduğum kutsal bir mekandı. Her ayin, beni ölüme karşı daha da güçlendiriyordu. Her damla, aynadaki o hain çizgilere karşı kazanılmış bir zaferdi. Onlar bana ‘canavar’ diyorlar. Ama hangi sanatçı, mükemmel eserini yaratmak için elindeki tüm malzemeyi sonuna kadar kullanmaz ki? Benim tuvalim, kendi tenimdi. Benim boyam ise… hayatın ta kendisiydi.”
“Aynadaki o ilk çatlağın ardından gelen aydınlanma, kısa sürede bir saplantıya, saplantı ise metodik bir vahşete dönüştü. Artık bu, anlık bir öfkenin sonucu değil, Čachtice Kalesi’nin gizli odalarında, mum ışığında icra edilen soğuk ve planlı bir ayindi. Elizabeth, bu korkunç arayışında yalnız değildi. En sadık hizmetkarları ve yerel bir şifacıdan oluşan küçük bir grup, onun suç ortakları, bu kanlı ritüellerin başrahibeleri haline geldi. Kaledeki dehşet, basit işkencelerin çok ötesine geçti. Tarihi kayıtlara ve özellikle de mahkeme tanıklıklarına göre [Kaynak 2: György Thurzó’nun Soruşturma Tutanakları], kurbanlar sistematik olarak dövülüyor, iğnelerle deliniyor, kışın ortasında soğuk suyla ıslatılıp dışarıda donmaya bırakılıyordu.
Efsaneler, Kontes’in o meşhur, ucu sivri demirlerle kaplı “Demir Hizmetçi” (Iron Maiden) benzeri bir mekanizma kullandığını fısıldar. Ancak en çok anlatılan ve onun adıyla özdeşleşen ritüel, şüphesiz kan banyosuydu.
Báthory’nin, öldürülen bakirelerin kanıyla dolu bir küvete girerek, onların gençliğini ve yaşam enerjisini kendi bedenine aktardığına inandığı söylenir.
Bu, onun için bir cinayet değil, bir tür simya, bir “güzellik iksiri” yaratma süreciydi. O, kendini bir katil olarak değil, zamanın ve çürümenin kaçınılmaz yasalarına meydan okuyan bir bilim insanı, bir sanatçı olarak görüyordu. Kurbanlarının çığlıkları, onun laboratuvarındaki deneylerin kaçınılmaz birer ses efektiydi. Bu süreçte 600’den fazla genç kızı öldürdüğü, Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girmiştir. Bu korkunç ritüeller, soylu ailelerin kızlarının da kalede kaybolmaya başlamasıyla, artık fısıltı olmaktan çıkıp, krallığın en tepesine ulaşan bir çığlığa dönüşecekti.”
Bölüm 3 : Taştaki Fısıltı
“Ben Elizabeth Báthory. Ve benim fısıltım, bu taşlar durdukça asla susmayacak.” Chrono Scribe Studio’nun sunduğu Kontes Báthory serisinin finaline hoş geldiniz. İlk iki perdede onun yükselişine ve dehşetine tanıklık ettik. Şimdi ise o görkemli krallığın kaçınılmaz çöküşünü ve bir insanın nasıl ölümsüz bir fısıltıya dönüştüğünü izleme zamanı. Bu son bölümde, Čachtice Kalesi’nin penceresiz kulesine hapsedilen Kontes’in son günlerini, aynasız odalardaki sessizliğini ve fiziksel varlığı sona ererken efsanesinin nasıl doğduğunu inceliyoruz. Güzellik için çıktığı bu kanlı yolda aradığı ölümsüzlüğü bulabildi mi? Yoksa çok daha farklı, çok daha karanlık bir sonsuzluğa mı ulaştı?
3. Perde: “Taştaki Fısıltı” “Her krallık eninde sonunda düşer. Benimki de düştü. Ama bir orduyla değil, bir fısıltıyla… Kaleden kaçan bir hizmetçinin titrek dudaklarından dökülen bir fısıltıyla. Sonunda geldiler. Kralın adamları… Benim kutsal tapınağımı, o çirkin, çamurlu çizmeleriyle kirlettiler. Mahkemeye çıkarıldım mı? Hayır. Bir Báthory’yi halkın önünde yargılamaya cesaret edemezlerdi. Benim kanım, onların adaletinden daha asildi. Sadık nedimelerimi yaktılar, parçaladılar. Onların çığlıkları, benim susturulan sesimdi. Benim cezam ise… çok daha yaratıcıydı. Çok daha ironik. Beni, hayatım boyunca en çok korktuğum şeye mahkum ettiler: Bir yansımamın olmamasına. Čachtice Kalesi’nin kulelerinden birinde, kendi odama hapsettiler beni. Ama önce pencereleri tuğlalarla ördüler. Kapıyı mühürlediler. İçerideki tüm aynaları, tüm gümüş tepsileri, hatta su birikintilerini bile kuruttular. Beni, kendi yansımamdan, yani varlığımın tek kanıtından mahrum bıraktılar. Geriye sadece taş duvarlar ve zifiri karanlık kaldı. Artık ne solan yüzümü görebiliyordum, ne de kazandığım o ebedi güzelliği… O taş odada, zaman anlamını yitirdi. Gündüz müydü, gece mi? Bilmiyordum. Yiyecek ve su için bıraktıkları o küçük delikten sızan hayat dışında, dünya ile tüm bağım kopmuştu. Artık ne bir kontestim, ne bir simyacı, ne de bir canavar. Hiç kimseydim. Ama yanılıyorlardı. Bedenimi bir odaya hapsedebilirlerdi, evet. Ama hikayemi asla. O taş duvarlar, benim son kalemim oldu. Fısıltılarım, o taşların gözeneklerinden sızdı. Nesiller boyu, o kalede esen rüzgar benim adımı söyledi. Şöminenin başında anlatılan masallarda, geceleri ağlayan çocukları korkutan bir hayalete dönüştüm. Gençliğin kanında aradığım o ölümsüzlüğü bulamadım belki. Ama çok daha güçlü bir şey buldum. Korkunun kendisinde ölümsüz oldum. Ben Elizabeth Báthory. Ve benim fısıltım, bu taşlar durdukça asla susmayacak.”
“Her krallık eninde sonunda düşer. Elizabeth Báthory’nin kanla inşa ettiği o tekinsiz krallık da, Macaristan Kralı II. Matthias’ın emriyle görevlendirilen Palatin György Thurzó’nun 1610 yılındaki ani baskınıyla yıkıldı.
Thurzó ve askerleri, kaleye girdiklerinde, efsaneleri bile gölgede bırakacak kadar korkunç bir manzarayla karşılaştılar: Canlı, ölmek üzere olan ve parçalanmış bedenler… Bu, inkâr edilemez bir kanıttı. Ancak Báthory’nin asil kanı, onu halka açık bir mahkemeden ve idamdan korudu. Onun yerine, tarihin en tuhaf ve en acımasız cezalarından birine çarptırıldı. Suç ortakları halkın önünde yakılarak veya işkenceyle öldürülürken, Kontes, kendi kalesindeki bir odaya, ömrünün sonuna kadar hapsedildi.
Kapısı ve pencereleri, geriye sadece yemek için küçük bir delik bırakılacak şekilde, tamamen tuğlalarla örüldü.
Güzelliğini ve gücünü yansıtan o meşhur aynasından mahrum bırakılan Elizabeth, hayatının son dört yılını bu taş mezarda, kendi karanlığında geçirdi.
1614 yılında, 54 yaşında, o karanlık odada ölü bulundu. Fakat bedeni o odaya hapsolsa da, hikayesi o duvarlardan sızmayı başardı. Zamanla, Elizabeth Báthory adı, tarihi bir figür olmaktan çıkıp, geceleri anlatılan bir korku masalına, kalede esen rüzgarın taşıdığı bir fısıltıya, ölümsüz bir efsaneye dönüştü. Gençliğin kanında aradığı o ölümsüzlüğü bulamadı belki, ama kendisi hakkındaki o korku dolu hikayelerde, bambaşka ve çok daha kalıcı bir sonsuzluğa ulaştı. O, artık sadece bir Kontes değil. O, taştaki fısıltının ta kendisi.
Countess Bathory (Erzsébet Báthory) : Ölmeden önceki son hali
Kaynak: Tarih Arşivleri, Wikipedia, Guinness Dünya Rekorları“
Countess Bathory (Erzsébet Báthory) hayatını anlatan filmlerden….
NAHIL SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMINI BİLİYOR MUYUZ ? Pek eski bir Türk geleneği olan süslenmiş yapay ağaçlara nahıl denir. Osmanlı şenliklerinin olmazsa olmazıdır onlar; bereket getirirler, sevinç getirirler. Osmanlı şenliklerinde, özellikle saray düğünlerinde göz alıcı geçitler düzenlenirdi. Bu geçitlerin en dikkat çeken parçalarının başında nahıllar gelirdi; herkesin hayranlıkla seyrettiği, çok eskilerden gelen ağaç kültünün bir yansıması ve devamı olan kocaman yapay süs ağaçları… Arapça ‘hurma ağacı’ anlamında olan nahıl, Osmanlı kültüründeki yaygın kullanımıyla şenlik ağaçlarını tanımlar. NAHIL NASIL YAPILIR ? Nahılların kat kat iskeleti hafif ağaçlardan, demirden ya da gümüşten yapılırdı. Bu büyük yapma ağaçların her katına asılmış olan çengellere balmumundan ve renkli, yaldızlı kâğıtlardan türlü süs, çeşit çeşit çiçekler, yemişler, mevsimine göre bahar dalları, kurdeleler, bazen de mumlar takılırdı. Nahılcılık bir iş koluydu; örneğin 17. yüzyılda İstanbul’da dört dükkanda 55 nahılcı ustanın var olduğunu, nahılbend denen bu esnafın Aksaray’da ve Tahtakale’de bulunduğunu gezgin Evliya Çelebi’nin yazdığı eserden öğreniyoruz. Düğünlerin pahalı süsleri 16. yüzyılın parlak sünnet düğünlerinden birine gitsek şimdi; Sultan III. Murad’ın kıymetli şehzadesi Mehmed’in 1582’deki düğününe ve orada geçirilen göz kamaştırıcı nahılları seyretsek, tabii günümüze gelen minyatürlü düğün kitabının sayfalarından, nakkaş Osman’ın fırçasından! Buradaki altı katlı nahılların her katı farklı geometrik desende özenle boyanmış, kenarlarına püsküllü renkli toplar ve yapay üzüm salkımları asılmış; tabanların kenarları ve tepeleri renkli çiçeklerle, özellikle de lalelerle bezenmiştir. Düğün kitabında bu düğün için hazırlanan nahılların her birinin güçlü kuvvetli 50 tersane askeri tarafından taşındığı bildirilir; gözümüzde canlandırmak için iyi bir ölçü! Bu nahıllardan birinin boyunun yüksekliği ‘bir minare boyu’ olarak tarif edilir; aslında yükseklikleri 24-36 m arasında değişmektedir. Nahıl ustalarına ise 36.300 akçe verilmiştir. Ve 17. yüzyıldaki bir düğünün nahıllarına göz atarsak, bir ihtişam örneğiyle karşılaşırız: 1675’te Edirne’de Sultan IV. Mehmed’in kızlarının düğünüyle şehzadelerinin sünneti için 150 nahılcı çalışmış ve 40 adet göz kamaştıran nahıl üretmiştir.
Sünnet olan şehzadeler için hazırlanmış büyük nahıllar ve eski saray avlusunda sultanı karşılamak için bekleyen kalabalık (nakkaş Levni, Surname-i Vehbi 1720)
LALE DEVRİ NAHILLARI Lale Devri diye anılan dönemde, Sultan III. Ahmed’in dört şehzadesinin 1720’de yapılan sünnet düğününün Surnamesi’nde, yani düğünü anlatan kitabın başında nahılların önemi vurgulanır: Düğüne karar verilir verilmez başlanan ilk iş nahılların hazırlanmasıdır! Hemen usta dülgerlerle nahılcılar, otuz kadar demirciyle birlikte ağaçtan ve demirden iskeletler yapmaya girişir, yazarın deyişiyle ‘gayret kolunu sıvarlar’. Kitabı resimleyen nakkaş Levni de koca nahılları olanca görkemiyle yansıtır; minyatürde padişah ile şehzadeleri, Eski Saray’da yapılmış olan bu nahılları düğün öncesinde görmeye gelmişlerdir ve nakkaş tam o anı betimleyivermiştir. Ağırlıkları yüzünden kalın halatlarla taşınabilen nahıllar şenlik alanına getirilirken dar sokaklara sığmayınca, rahat geçirilmeleri için evlerin sokaklara uzanan cumbalarıyla çatıların geniş saçakları yıktırılacaktır! Ancak düğün yüzünden kimsenin mağdur edilmesi istenmez; bunların tekrar inşa masrafları devlet tarafından yıktırılma sırasında, yerinde ödenecektir. Mimarların da yıkım yerinde görev aldığı bu türden bir istimlak, nahıllar için alışılmış bir uygulamadır. DEĞERLİ TAŞLARIN BEZEDİĞİ PAHA BİÇİLMEZ NAHILLAR Nahılların kimi zaman değerli taşlarla bile bezendiği anlaşılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşiyle evlenen Sadrazam İbrahim Paşa’nın düğün için yaptırdığı altın, gümüş ve değerli taşlardan oluşan iki büyük nahıl, dillere destan olmuştur. Tarihler 17. yüzyılda, Sultan İbrahim’in kızıyla evlenen Sadrazam Ahmed Paşa’nın da değerli taşlarla ve gümüşle, altınla süslenmiş nahıllar yaptırdığını belirtir. GÜNÜMÜZDE Yalnızca şenlik süresince kullanılıp sonra bozulan nesneler olduklarından, o muhteşem nahıllar günümüze gelmemiştir; ancak tarihçilerin satırlarında okuruz onları ve nakkaşların resimlerinde görürüz, hayran oluruz. Nahıllar, kültür tarihimizdeki yaygın çiçek sevgisine işaret eder. Bu sevgi şimdi de sürmektedir kuşkusuz; Anadolu’daki bazı köy düğünlerinde çiçeklerle, gelin teliyle, ayna parçalarıyla geline benzetilen anlamlı bir nahıl hazırlama adetinin sürdüğü gibi. İnsanların gelecek için beslediği umutların parlak biçimde somutlaşmasının bir örneği… Bütün bunlar, tıpkı bizim için takvimde yeni başlangıcın simgesi olarak bir kutlama vesilesine işaret eden ışıklı yılbaşı ağaçları gibi, bir sevincin ışıltılı biçimde dışa vurulması değil midir? O halde, nahıl geleneği neden tüm görkemiyle yeniden yaygınlaşmasın?
KAYNAK : PROF. DR. GÜL İPEROĞLU (09.12.2012 tarihli Posta Karnaval’dan alınmıştır.)
Şirinler çizgi filmini çocukluğunda izlemeyen yoktur. Hepimizin sevdiği bu küçük mavi yaratıklar aslında bir mesaj mı veriyordu ? Efsaneler bize bir şey anlatıyor mu ? İddia edildiği gibi Peyo bize mesajlar mı veriyordu ?
ŞİRİNLER SOSYALİST Mİ ?
Bazı iddiaların dayandırıldığı rivayete göre, Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo sosyalistti. Şirinleri ortaya çıkardığı zaman iki kutuplu bir dünya olması ve bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB olması da iddiaları güçlendirmiştir. İddialara göre sosyalist olan Peyo, yaptığı çizgi romanla bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika’ya karşı bu yolla propaganda yapmak istemiştir. Bu iddialar ışığında Şirinler sosyalist olan SSCB’yi, Gargamel ise emperyalist olan ABD’yi temsil eder. Köyün yönetim şekli ise komünizmi temsil eder. Ayrıca şirinlerin birbirlerine şakacı Şirin, işçi Şirin, aşçı Şirin gibi ifadelerle seslenmesi de sosyalist sınıfların kullandığı ‘’yoldaş’’ kelimesiyle bağdaştırılır. Ancak Peyo yaşadığı dönemde, çıkan komünizm iddiaları için ‘’garip ve gayriciddi’’ yorumunu yaptığı söylenmektedir. Şirinler’in İngilizce adı olan “Smurf” kelimesinin “Socialist Men Under Red Flag”ın (Kızıl Bayrak Altındaki Sosyalist Adamlar) kısaltması olduğu “iddiası” bir şehir efsanesinden ibarettir. Çünkü, Şirinler’in yaratıcısı Peyo tarafından Şirinler’e verilen orijinal isim Les Schtroumpfs’tur. Bu iddiaları kuvvetlendirmek için çizgi film müziğinin ‘’Sosyalist Enternasyonal’’ marşının ritmiyle aynı olduğu söylenmiştir.
ŞİRİN BABA VS KARL MARX ?
Köyün komünist olduğu düşüncesinden yola çıkarsak, Şirin Baba’nın da Karl Marx olduğuna inanmak pek zor değil. Marx’ın sakalının aynısı ve taktığı kırmızı şapkanın komünizmin rengi olan kızılı çağrıştırması sebebiyle de bu efsane oldukça güçlenmiş…
SMURFLİNGS NEYİ TEMSİL EDİYOR ?
1980’li yılların sonlarına doğru çizgi filme yeni karakterler eklenmiştir. Farklı renkte, elbisede ve görünüşte olan “Smurflings” karakterleri de Sovyetlerin ütopik armonisine zorla girmeye çalışan Batılı davetsiz misafirleri temsil ettiği söylenir.
GARGAME ASLINDA KİM ?
Sürekli Şirinleri yakalamaya çalışıp altına çevirmek istemesi, kapitalizmin bir tasviri olarak yorumlanıyor. Bütün bölümler boyunca şirinlerden altın yapmaya çalışması, bu iddiaların ortaya çıkmasında önemli bir rol oynuyor. Üstüne giydiği rahip cüppesine benzer kıyafeti de din ögesini kullandığı yönünde iddiaları kuvvetlendiriyor. Hatta bazılarına göre Gargamel aslında ABD’yi temsil ediyor.
AZMAN NEYİ TEMSİL EDİYOR ?
Gargamel’in kedisi Azman ise (orijinal adı Azrail’dir) ABD’nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize ettiği iddia ediliyor.
GÖZLÜKLÜ ŞİRİN KİMİ TEMSİL EDİYOR ?
Bir diğer rivayete göre Peyo aynı zamanda ‘’Stalin’’ciydi. Şirinler çizgi romanında da ukalalığı sebebiyle sık sık köyden kovulan gözlüklü şirini bilerek ‘’Lev Troçki’’ye benzettiği söylenmektedir. Bazılarına göre bu şirinin gözlüklü olmasının sebebi bile Troçki’nin gözlüklü olmasıdır. Gözlüklü şirin, köyde Şirin Baba’ya en yakın şirindir. Fakat eksik bilgiyle hareket ettiği ve ukalalık yaptığı gerekçesiyle diğer şirinler tarafından hep alay konusu olur ve köyden kovulur. Lev Troçki de, Josef Stalin ile giriştiği siyasi mücadeleyi kaybedince resmi görevlerden alındı ve Sovyetler Birliği’nden sürgün edildi.
UYKUCU ŞİRİN TEMBELLİK HAKKINI MI TEMSİL EDİYOR ?
Gerçek adı Schtroumpf Paresseux’dur.Uykucu şirin veya tembel şirin olarak tanımlanır. Şirinler Köyü’nde herkesin ilgilendiği bir iş vardır. Bir de hiçbir şeyle ilgilenmek istemeyen Tembel Şirin vardır.Tembel şirin herkesin bir tembellik hakkı olduğu ve bunun diğer insanlarla aynı şartlarda yaşamasına engel olmadığı yönünde bir değerlendirmenin ürünü olabilir. Tüm Şirinler içinde en tembel Şirin, Uykucu Şirin’dir. Zamanının çoğunu, gece ya da gündüz, yatağında, hamakta ya da herhangi bir yerde uyuyarak geçirir.
ŞİRİNE IRKÇILIĞI MI TEMSİL EDİYOR ?
Şirine’nin yaratılış hikayesinin de ırkçı olduğu düşünülmektedir. Gargamel bir türlü alt edemediği şirinleri yenmek için büyü ile Şirine’yi yaratır ve köye gönderir. Böylece nüfusu erkeklerden oluşan Şirinler köyünü ele geçirecektir. Şirine bir süre köyde kötülüğü yaymaya, şirinleri birbirine düşürmeye çalışır. Ancak Şirin Baba onu büyü ile iyi bir şirin haline getirir. Burada ırkçı olarak tanımlanmasının sebebi, Şirine’nin kötüyken esmer, iyi olunca sarışına dönüşmesidir. Ayrıca iyi Şirine’ye dönüştüğünde mini etek ve topuklu ayakkabı giymesi Hollywood’a gönderme olarak nitelendiriliyor.
Şirinler (Fransızca: Les Schtroumpfs), Belçikalı çizer Pierre Culliford’un oluşturduğu çizgi roman ve animasyon dizisinin ortak ismidir. 1958’de Pierre Culliford tarafından başka bir çizgi roman içerisinde yaratılmıştır. O dönemde Pierre Culliford ‘’Spirou’’ adında çocuklar için çıkarılan bir dergide çizerlik yapıyordu.
‘’Schtroumpfs’’ adı ilk olarak 9 Ekim 1958’deki ‘’Johan et Pirroliot’’deki macerada geçmiştir. 16 Ekim 1958’de Johan ve Pirroliot, büyücünün yaptığı sihirle ‘’lanetli ülkeye’’ şirinleri bulmaya gitmiştir. ‘’Şirinler’’ ilk kez Johan et Pirroliot’de 23 Ekim 1958 tarihli macerada görünmüşlerdir (bu macerada Johan ve Pirroliot ilk kez şirinlerle karşılaşmış ve şirinler köyüne gitmiştir) ve giderek daha popüler olmayı başarmışlardır. Bu küçük mavi yaratıklar, çocuklar için değişik ve eğlenceliydi. Çocuklar şirinleri çok sevmişti. Peyo 1950’lerin sonunda bir stüdyo kurmuştu. Öncelikle Şirinlere ağırlık vermek istedi. Tanınmış birkaç çizerle çalıştı. Peyo artık kendi işlerini organize ediyordu. Sonraları Johan et Pirroliot yerine Şirinler’e ağırlık vermeye başladı. Walthéry, Wasterlain, Gos, Derib, Degieter ve Desorgher gibi birçok dikkate değer çizer yine bu stüdyodan çıkmıştır. 1959’da Şirinler kendi serilerine sahip oldu. 1960’ta iki seri daha başladı: Steven Strong ve Jacky and Célestin. Marcinelle okulunun çok sayıda yazarı bu dönemde katıldı. Yazarların ve çizerlerin arasında Will, Yvan Delporte, Roger Leloup vardı. Peyo daha çok organizasyon ve yönetim ile ilgilendi. Çizimlerin yapımıyla ve hikâyelerin yazımıyla artık daha az ilgileniyordu. Sonraları stüdyonun yönetimini oğlu Thierry Culliford’a bıraktı. Kızı Véronique de bu dönemde alım satım işleriyle ilgileniyordu. Şirinler’in ticareti 1959’dan 70’lere kadar çok sevilen PVC heykelciklerle başladı. Şirinler’in oyuncakları yeni bir sektör oluşturdu. Uluslararası birçok başarı gerçekleşti. Bu başarılar 1981’de Hanna-Barbera’nın Şirinler’i çizgi filme uyarlanmasıyla Amerika’ya ulaştı. Bu durum Peyo’yu çok üzdü. Peyo’nun sağlığı bozulmaya başladı. 1981’de televizyonda gösterilen Şirinler büyük ilgi gördü. Yıllarca Türkiye’de de yayınlanan çizgi dizi, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede, yüksek izlenme oranlarına rağmen gösterimden kaldırılmıştır. Şirinler, Peyo’nun çizgi roman serisinde, Hanna-Barbera çizgi dizi serisinde ve yeni çekilen filmde yer alan karakterlerden oluşmaktadır. Şirinler çizgi dizi serisi 9 sezon yayınlanmıştır. 256 bölüm, 418 parçadan oluşmaktadır. 1981 ve 1989 yılları arasında yayınlanmıştır. Çizgi roman, çizgi dizi ve yeni dönemde 3D animasyon filmleriyle ‘’Şirinler’’ hala çok sevilerek izlenmektedir. Peyo 64 yaşında Brüksel’de kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Stüdyosu hala yeni hikâye ve serilerle devam etmektedir. Peyo’nun adı hala Şirinler’le yaşatılmaktadır…
1981’den bu yana şirinler sevgisi katlanarak büyümüştür. 2011 yılında beyazperdeye girerek 3D animasyon filmi olarak tekrar karşımıza çıkan bu mavi yaratıklar, bu kez insanlarla aynı karede buluşmuşlardır.
2013’te ikincisi çekilen aynı animasyon filminde yine insanlarla kamera karşısında olmuşlardır. 2.film ile birlikte iki yeni şirin olan ‘’Vexy’’ ve ‘’Hackus’’ adında yaramaz şirinler katılmıştır.
2017 yılında bu kez tamamen 3D animasyon olan Kayıp Köy filmi vizyona girmiş ve karakterlerimize şirine tarafından bulunan kadın şirinler de dahil olmuştur.
Pierre Culliford ”PEYO” olarak bilinir.
Pierre Culliford (25 Haziran 1928 – 24 Aralık 1992) Belçikalı karikatüristin en çok bilinen eseri Şirinler’dir. Peyo 1928’de Brüksel’de doğdu. Babası İngiliz, annesi Belçikalıdır. ‘Peyo’ ismini profesyonel kariyerinin ilk zamanlarında kullanmaya başlamıştır. İngiliz kuzenlerinin Pierre’i yanlış (Pierrot: palyaço) telaffuz etmeleri üzerine almıştır. Peyo, okul dışındaki vakitlerinde Compagnie Belge d’Animation (CBA) (Belçika Çizgi Film Topluluğu)’da ilk çalışmalarına başlamıştır. Bu stüdyo küçük bir yerdir. Ancak kendisi gibi ileride ünlü olacak meslektaşları ile de burada tanışır. Bu isimler arasında André Franquin, Morris ve Eddy Paape vardır. Savaştan sonra stüdyo kapanınca çizerler Dupuis için çalışmaya başladı; ancak Peyo ve onun gibi birkaç genç acemi kabul edilmedi. İlk karikatürlerini La Dernière Heure (Geç Saatler) gazetesinde yaptı. Aynı zamanda para kazanmak amaçlı reklâm çizimlerini kabul etti. 1949’dan 1952’ye kadar Le Soir (Akşam) gazetesinde Poussy (Kedicik) adlı bant karikatürü çizdi. Aynı gazetede Johan’ı da yazdı ve çizdi. 1952’de, Franquin, Peyo’yu Le journal de Spirou ile tanıştırdı. Çocuklar için hazırlanan bu çizgi dergisi Dupuis tarafından yayınlanıyordu. İlk olarak 1938’de Belçika’da yayına başlamıştı. Peyo burada birkaç yeni karakter ve onların hikâyelerini hazırladı. Bunların arasında Pierrot ve Benoit Brisefer (İngilizcede Steven Strong) vardır. Fakat en gözde serisi, daha önce çizdiği Johan’ın devamı olan Johan et Pirlouit (İngilizcede Johan and Peewit) idi. Spirou’da Poussy’yi de devam ettirdi.
7. Osmanlı Padişahı Birinci saltanatı ( Saltanat süresi : 1 yıl 9 ay ) ( Tahttan ayrılma sebebi : Babası lehine terk )
Hüküm süresi
Ağustos 1444 – Eylül 1446
Önce gelen
II. Murad
Sonra gelen
II. Murad
İkinci saltanatı ( Slatanat süresi : 30 yıl 3 ay ) ( Tahttan ayrılma sebebi : Ölüm )
Hüküm süresi
3 Şubat 1451 – 3 Mayıs 1481
Önce gelen
II. Murad
Sonra gelen
II. Bayezid
Tahta Çıktıgında Yası : 12 yas, 8 ay
Doğum
30 Mart 1432 Edirne, Rumeli Eyaleti, Osmanlı Devleti
Ölüm
3 Mayıs 1481 (49 yaşında) Gebze yakınları Hünkar Çayırı, Anadolu Eyaleti, Osmanlı İmparatorluğu
Defin
22 Mayıs 1481 Fatih Külliyesi, İstanbul, Türkiye
Eşleri
Emine Gülbahar Hatun Gülşah Hatun Helena Hatun Alexias Hatun Sitti Mükrîme Hatun Hatice Hatun Çiçek Hatun Anna Hatun
Çocukları
II. Bayezid Cem Sultan Şehzade Mustafa Gevherhan Hatun
Tam adı Meḥemmed bin Murad Han
Hanedan
Osmanlı Hanedanı
Babası
II. Murad
Annesi
Hüma Hatun
Dini
Sünni İslam
Valilikleri : Amasya ( 1437-1439) Manisa (1439-1444 / 1446-1451)
ESLERI 1) Emine Gül-Bahar Hatun 2) Helene Hatun 3) Alexias Hatun 4) Gülsah Hatun 5) Sıtt-i Mükrime Hatun 6) Çiçek Hatun 7) Anna Hatun
Fatih Sultan Mehmed Han, çok yönlü, ileri görüşlü bir padişahtı. İstanbul’un fethi, onun için önemli bir hedefti ama, sadece surları yıkıp şehirler almakla bir yeni çağa açılamaz, cihana nizam verilemezdi. Önce Hristiyan dünyasının kendisine karşı birleşmesini önlemeye çalıştı. Anadolu’daki Türk birliğini kurmak için gayret gösterdi. O, başarılı bir kumandan, bir fikir adamı olduğu kadar büyük bir devlet adamıydı.
Fatih Sultan Mehmed Han hicri takvime göre 27 Receb 835 yılında doğdu. Bir Pazargünü, şafak vaktinde, devletin başkenti olan Edirne’de dünyaya geldi. Yedinci Osmanlı padişahı II. Mehmed, II. Murad’ın oğludur. Annesi Hüma Hatun, tarihçi Babinger ve yazar Lord Kinross’a göre gayrimüslim bir köledir. Yine Babinger’e göre ölümünden sonra Acem efsanelerindeki cennet kuşu hümadan esinlenerek Hüma Hatun olarak adlandırılmıştır. Şehzade Mehmed iki yaşına kadar Edirne’de kaldıktan sonra 1434’te süt ninesi ve küçük ağabeyi Alaeddin Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmed’in Rum sancak beyi olduğu Amasya’ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmed’in erken yaşta ölmesi üzerine şehzade Mehmed altı yaşında Rum sancak beyi oldu (İnalcık’a göre şüpheli). Diğer ağabeyi Alaeddin Ali ise Manisa’da Saruhan sancak beyi oldu. İki yıl sonra babaları II. Murad’ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler ve Şehzade Mehmed, siyaset ve yönetim bilgisini artırmak için şehzade sancağı olan Manisa’ya gönderildi. Burada da sıkı bir öğrenim görerek geleneksel Doğu ve İslam bilimlerini öğrendi. Şehzade Mehmed’in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk olan Şehzade Mehmed’e eğitilmesi kolay olmadı. Dönemin ünlü eğitimcilerinden Molla Güranî ve Molla Hüsrev’den ders aldı. Sonunda babası heybetli ve otoriter bir alim olan Molla Güranî’yi görevlendirdi. Anlatılanlara göre, II. Murad Molla Güranî’ye bir değnek vermiş ve Şehzade Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Molla Güranî Şehzade Mehmed’e, dersini dikkate almayan bir öğrencinin hocası tarafından dövülmesi ile ilgili edebi bir cümleyi incelemiş, Şehzade Mehmed durumun ciddiyetini kavrayarak eğitimine önem vermeye başlamıştır. Şehzade Mehmed’in medrese kökenli hocalarının yanı sıra bilgi edindiği Batılı şahsiyetler de bulunmaktaydı. Saruhan (Manisa) sarayında İtalyan hümanist Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihi ile Antik Yunan filozoflarının hayatlarıyla ilgili kitaplar okumasına aracılık etmişlerdir. Bu durum Şehzade Mehmed’e çok kültürlülük kazandırmıştır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan Şehzade Mehmed’in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürleri bulunmaktadır. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed Han’ın Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Latince, Rumca, Yunanca ve İtalyanca bilmesi bu dönemdeki münasebetlere dayandırılmaktadır.
FATIH SULTAN MEHMED HAN’IN DEFTERINDEN
Fatih’in çocukluk yıllarında, üzerine kendi elleriyle resimler yapıp, yazılar yazdığı bir defteri vardı. İstanbul Tıp Tarihi Enstitüsü Müdürü Süheyl Ünver tarafından neşredilen bu defter, bize; Fatih’in çocukluk şahsiyetine, tahsil ve terbiyesine, öğrendiği dillere, zevklerine, hocalarına dair mühim bilgiler verecek işaretler taşımaktadır. Süheyl Ünver’in 20 yıl süren ciddi bir araştırmayla sunduğu bu defterden, Türk Milleti’ne bir imparatorluk kazandıracak çocuğun çok kesin çizgilerle resim yaptığı, yani Fatih’in ressamlığını öğreniyoruz. Bu resimler, bugünkü karakalem çalışmalarına benzeyen fakat malzeme olarak kamış kalemle ve mürekkeple çizilmiş güçlü çalışmalardır. Fatih, defterine hocalarının portrelerini çizmiş, hocalarına verdiği nur yüzlü çehrelerle bize onların hem maddi hem de manevi hüviyetlerini belirtmiştir. Babasının sarayında rehine olarak veya başka sebeplerle bulunan, belki de kendisine Yunanca öğreten Hristiyan tiplemelerinin görünüşlerini çizmiştir. Bu insan figürlerinin başka başka kimselere ait oluşu ve Fatih’in, mesela bir burun çizmek için kesin çizgilerle çalışması, onun keskin görünüsünü ve sağlam ifadesini belirtmektedir. Defterde çizilmiş olan özellikle at resimleri, at başları, at üzerinde bir ömür geçirecek cihangirin at sevgisini düşündürecek özelliktedir. Diğer resimler, Türk süsleme sanatında kullanılan çiçek ve yaprak motiflerle leylek, kartal, kuş resimleridir. Bu resimler, özellikle portreler, bir Osmanlı şehzadesinin hem de insan resmi yapması ve resim yaparken kalemini kılıç gibi kullandığını hissettirecek bir üsluba varması bakımından çok mühimdir. Defterde Fatih’in, Osmanlı sultanlarının imzaları demek olan tuğrası da kendi eliyle birkaç defa çizilmiştir. Çocuk Fatih’in tuğrasına, daha o yaşta “el-Muzaffer Daima” ibaresini de yerleştirmiş olması, özellikle dikkat çekiyor. Defterin bir yerine Mehmed, Ali, Yusuf adları yazılmış, bir yerde İslami Türk alfabesi ve ebcet sıralanmış, bir başka yerde Yunan alfabesi yazılmıştır. Bu son alfabeyle, Fatih’in daha çocukken Yunanca öğrendiği hakkındaki tarihi bilgiyi desteklemektedir. Aynı defterdeki Farsça beyitler, çocuk Fatih’in zengin kültürünü bütünleyen işaretlerdendir.
FATIH SULTAN MEHMED HAN’IN KILICI
Fatih Sultan Mehmed’in savaşlarda kullandığı kılıcı çelik, som (balık dişi), demir ve altından yapılmış. Uzunluğu 125 cm. Üzerinde kılıç ustasının yazdığı bir dua yer alıyor:
“Bismillahirrahmanirrahim” Hak dinin bağlarını parıltılı ve açık harfli ayetlerle ve keskin ve parlak kılıçlarla güçlendiren yüce Allah’a hamd olsun. Salat ve selam, en güzel fasih sözlerle vasfedilen Hazret-i Muhammed ve ehli beytine olsun. Allah’ım! Dinin erkanlarını yüceltmek için mücadele eden gazi ve mücahitlerin sultanı, cihat için çekilen keskin kılıç olan Sultan Murad Han’ın oğlu Muhammed Han’a güç, kuvvet ver ve kılıcının kınını şeriat düşmanlarının boynunda, kaleminin mürekkebini de alemlerin rabbinin inayetinde eyle. O, Sultan Osman Han’ın oğlu Orhan Han’ın oğlu Murad Han’ın oğlu Beyazıt Han’ın oğlu Mehmed Han’dır. Allah onların mezarlarının toprağını, gazilerin kılıçlarından akan saf su ile sulasın ve kılıçların gölgesi altında olan cenneti de mekanları eylesin, amin ya rabbelalemin.
ﻣﺤﻤﺪ ﺑﻦ ﻣﺮاد ﺧﺎن ﻣﻈّﻔﺮ داﺋﻤﺎ
MEHEMMED BİN MURAD HAN MUZAFFER EL DAİMA
FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN TUĞRASI AÇILIMI
Fatih Sultan Mehmed Han çocukluğundan itibaren yoğun bir İslami ve ilmi eğitim aldı. Kendisinden önceki altı padişah gibi o da askeri hususlarda bilgi ve tekniğe sahipti. Fatih Sultan Mehmed, birçok tarihçi tarafından bir Rönesans Hükümdarı olarak tanımlanmaktadır. Fatih, İtalya ve İtalyan kültürünü tanıyan nadir bir Doğu hükümdarıydı. Sultan Mehmed’in İbranice, Keldanice, Slavca, İtalyanca, Yunanca ve Latince bildiğini ifade etmektedir. Fatih’in özellikle İstanbul’un fethinden sonra zengin bir kütüphanesi vardı ve binlerce ciltlik kitaba sahipti. Antik tarihe meraklı olan padişah, Pulutarque’nin Geographia isimli eserini Yunanca’dan Türkçe’ye çevirerek coğrafya bilimlerine olan ilgisini göstermiştir. Fatih Sultan Mehmed’in sarayında Yunanca ve İtalyanca bilen iki katip bulunuyor ve padişaha eski çağ tarihiyle ilgili bilgiler veriyordu. Mitolojiyle ilgilenen Fatih Sultan Mehmed Han, Homeros’un meşhur İlyada Destanı’nın kopyasını hazırlatmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanında bulunan İtalyan nedimesi ona Antik Yunanistan’daki düşünürlerin ve Romalı tarihçilerin eserlerini okumuştur. Fatih Sultan Mehmed Han papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender’in, Lombardların ve kayınamelerini okumuştur. Bizanslı aydın Gregios Phrantezes Fatih Sultan Mehmed Han’ın Büyük İskender, Roma İmparatoru Augustus, Bizans İmparatoru Büyük Konstantin ve Theodosios gibi şahsiyetlere karşı hayranlık beslediğini söyler. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed Han, ateşli silahlara karşı yoğun ilgi göstermiş, tarihteki ilk havan topu olduğu bilinen sayının çizimlerini bizzat kendisi yapmıştır. Sultan Mehmed, huzurunda felsefi tartışmalar yaptırıyordu. Ali Kuşçu, Georgios Trapezuntios ve Hocazade gibi devrin büyük zekalarını korumuş, Hristiyan bilim adamları ve sanatkârları sarayına davet etmiş, onlara iltifat ve ikramlarda bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han ayrıca İtalyan ressam Gentile Bellini’yi kendi hususi resmi olmak üzere çeşitli portreler ve heykeller yaptırmıştır.
Divan edebiyatında Fatih Sultan Mehmed Han, Avni mahlasıyla şiirler yazmış, şiirlerine “Avni” imzasını atmıştır. Deveoglu lügatına göre avni “yardımla ilgili” manasına gelmektedir. Bu halde Fatih Sultan Mehmed, yardımseverliğin mahlasına da tecil ve mahlasında tecil etmiştir.
Hristiyanlığı yakından tanımak isteyen Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul Ortodoks Kilisesine patrik olarak atadığı Gennadios ile Hristiyanlık akidesi üzerine müzakereye girişmiş ve bu müzakerenin yazılmasını istemişti. (Gennadios Itikadnamesi) Hatta bu durum Avrupa’da Fatih Sultan Mehmed Han’ın Hristiyanlığa meylettiği şeklinde yorumlanmış ve Papa II. Pius padişahı Hristiyanlığa davet eden bir mektup kaleme almıştı.
FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN ORTODOKS PATRİKHANESİ LİDERİ II. GENNADİOS İLE GÖRÜŞMESİNİ BETİMLEYEN TABLO 1454
Istanbul’u fethetmesinden sonra Ebü’l-Feth (اﺑﻮ اﻟﻔﺘﺢ yani Feth’in Babası) ve daha sonraki asırlarda Fatih (ﻓﺎﺗﺢ) lakabıyla anılmıştır. Avrupa’da Büyük Türk (Grand Turco) olarak da anılmıstır. İstanbul’un fethi, Orta Çağ’ın sonu, Yeni Çağ’ın başlangıcı olmuştur. Bundan dolayı Fatih Sultan Mehmed Han “çağ açan hükümdar” olarak da tanınır. İstanbul’un fethinden sonra Kayser-i Rum (ﻗﯿﺼﺮ روم yani Roma İmparatoru) unvanını da kullanmaya başlamıştır. İstanbul’un fethiyle 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu son bulmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han, çıkardığı yasalarla devleti önemli ölçüde yeniden biçimlendirmiştir.
Yoğun iç ve dış sorunlar karşısında II. Murad, yorulduğunu belirterek 1444’te tahtını II. Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekilmiştir. İlk saltanatı 2 yıl, ikinci saltanatı 30 yıl kadar sürmüştür.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın 1481’de, Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıktı. Ama daha yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481’de Maltepe’deki ordugahında öldü. Guta hastalığından öldüğü sanılmakla birlikte, zehirlendiği de söylenir. Ölümünden sonra oğlu Beyazıd tahta çıktı. Fatih Sultan Mehmed Han, Fatih Camii’ndeki türbesinde yatmaktadır. Seferi nereye düzenlediği tam olarak bilinmemektedir. Zira Fatih Sultan Mehmed Han bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor ve kimseye söylemiyordu. Ancak tarihçiler seferin Mısır’a ya da Roma’ya (Papalık) olacağı yönünde tahminler yürütmektedir. Ama başka kitaplar ve tarihçiler ise farklı yerlere fetih düzenleyeceği görüşündeydi. Birlikleri Üsküdar’da topladığı ve hazırlıkları başlattığı için seferin İtalya’ya olma olasılığı günümüz tarihçileri tarafından makul bulunmamaktadır. Fatih Sultan Mehmed Han öldükten sonra Papa, 2-3 gün boyunca tüm kiliselerin çanlarını çaldırmıştır.
Fatih’in Bosna Fransiskanları’nın özgürlüğü ile ilgili fermanı
Fermanın Latin haflerine transkripsiyonu
Nişan-ı hümayun şu ki: Ben ki Sultân Mehmet Hanım. Cümle avâm ve havâssa ma‘lûm ola ki, işbu dârendegân-ı fermân-ı hümâyûn Bosna ruhbânlarına mezîd-i inâyetim zuhûra gelip buyurdum ki, mezbûrlara ve kiliselerine kimse mâni‘ ve müzâhim olmayıp ihtiyâtsız memleketimde duralar. Ve kaçup gidenler dahi emn ü emânda olalar. Gelüp bizim hâssa memleketimizde havfsiz sâkin olup kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve vezîrlerimden ve kullarımdan ve reâyalarımdan ve cemî‘-imemleketim halkından kimse mezbûrelere dahl ve ta‘arruz edip incitmeyeler,kendülere ve cânlarına ve mâllarına ve kiliselerine ve dahi yabandan hâssa memleketimize âdem gelirler ise yemîn-i mugallaza ederim ki yeri, göğü yaratan Perverdigâr hakkıçün ve Mushaf hakkıçün ve ulu Peygamberimiz hakkıçün ve yüzyirmi dört bin peygamberler hakkıçün ve kuşandığım kılıç hakkıçün bu yazılanlara hiçbir ferd muhâlefet etmeye. Mâdâm ki bunlar benim emrime mutî ve münkâd olalar. Şöyle bilesiz.
Fermanın Günümüz Türkçesiyle tercümesi
Bu padişah fermanı şöyledir: Ben ki Sultan Mehmet Han’ım; sıradan ve seçkin bütün insanlar tarafından bilinsin ki, bu padişah buyruğunu ellerinde bulunduran Bosnalı [Fransisken] ruhbanlara büyük bir lütufta bulunarak şunları buyurdum: Adı geçenlere ve kiliselerine hiç kimse engel olmayacak ve sıkıntı vermeyecektir ve onlar sakınmaksızın ülkemde yaşayacaklardır. Ve kaçıp gidenler bile güven içinde olacaklardır. Gelip ülkemizde korkusuzca oturacaklar ve kiliselerine yerleşeceklerdir. Ne ben, nevezirlerim, ne kullarım, ne uyruklarım, ne de ülkemin bütün halkından hiç kimse adı geçenlere —kendilerine ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dışarıdan ülkemize gelenlerine— dokunmayacak, saldırıp incitmeyecektir. Yeri, göğü yaratan Rızıklandırıcı adına ve Kur’an adına ve ulu Peygamberimiz adına ve yüz yirmi dört bin peygamber adına ve kuşandığım kılıç adına yemin ederim ki, bu kişiler emrime itaat ettikleri sürece, bu yazılanlara hiç kimse uymazlık etmeyecektir. Böyle biline.
Fatih Ahidnamesi, Fatih Sultan Mehmed’in Bosna-Hersek’i fethinden sonra, 28 Mayıs1463 tarihinde Milodraz’da yazılmıştır. Aslı Bosna-Hersek’in Fojnica şehrindeki Fransisken Katolik Kilisesi’nde olan bu ferman, Bosnalı Fransiskenlere geniş çaplı bir koruma sağlamaktadır.
Ahidname, 559 yıldır ülkenin orta kesimindeki Fojnica (Foynitsa) şehrinde bulunan manastırda muhafaza ediliyor. İnsan hakları ve özgürlükler konusunda yayınlanmış en eski belgelerden olan Ahidname, Fransisken rahip Andjeo Zvizdovic’e 28 Mayıs 1463 tarihinde verilmiş ve ülkedeki Fransiskenlere ibadet etme özgürlüğünün yanında bir dizi hak ve özgürlük tanımıştı. Zvizdović’in burada Fatih Sultan Mehmed’den canları, malları ve din özgürlüklerinin korunmasına dair belge olan Ahidname’yi alması, Bosna Hersek’te geleneksel olarak kutlanıyor. Ahidname, tarihteki ilk insan hakları belgesi olarak kabul edilen 1776 yılına ait ABD Anayasası’ndan 313, Birleşmiş Milletler’de 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden 485, 1995 yılında kabul edilen Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Sözleşme’den ise 532 yıl önce yayınlanması dolayısıyla insan hakları ve özgürlükler alanında büyük önem taşıyor.
Her yıl farklı ülke ve inançtan çok sayıda insan Ahidname’yi görmek için müzeyi ziyaret ediyor. Müzede, görme engellilerin de okuyabilmesi için Ahidname’nin kabartma yazı kağıdına işlenmiş hali de bulunuyor.
1000 Türk Lirası banknotun arka yüzü (1986-1992)
FATİH SULTAN MEHMED HAN KÜLLİYE PLANI
FATİH SULTAN MEHMED HAN KÜLLİYESİ 1880
Murat Bardakçı’nın Türbe ve geçmişi ile ilgili ilginç yazısı; Günümüzdeki Fatih Camii’nin altında I. Konstantin’in mezarı bulunmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed Han “Roma İmparatoru” hayali ile burayı istiyordu. Şuanda Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbesinin de içinde bulunduğu Fatih Camii’nin yerinde fetihden önce Hristiyan mabedi olan “Havariyan Kilisesi” vardı ve İstanbul’un kurucusu olan Roma İmparatoru I. Konstantin’in mezarı da bu kilisedeydi. Fatih Sultan Mehmed Han da ismini taşıyan caminin bu kilisenin yerine inşa edilmesini ve öldüğünde de aynı caminin avlusuna defnedilmeyi istemiş; böylelikle Konstantin ile aynı mekanda yatarak çocukluğundan beri taşıdığı “Roma İmparatoru” hayalini hakikat yapmaya çalışmıştı. Nisan yağmurları, İstanbul’a 1800’lerin sonunda her zamankinden fazla yağmış, şehri seller götürmüş, Fatih tarafları göle dönmüş ve her taraf su basmıştı. Selin hemen ertesi günü Fatih semtinin sakinleri arasında bir dedikodu çıkmıştı: Fatih Sultan Mehmed Han gece halkın rüyasına girmiş, “Boğuluyorum, beni kurtarın” demiştir. Tahtta, II. Abdülhamid vardır ve hükümdar dedikodulardan anında haberdar olmuştur. Abdülhamid, Sultan Abdülaziz’in damadı Şerif Paşa ile Fatih ve Aksaray taraflarının itfaiye kumandanı Mehmed Paşa’yı huzuruna çağırır. Türbeye giderek mezarı açıp Fatih Sultan Mehmed Han’ın naasını kontrol edecek, halkın gördüğü rüyanın doğru olup olmadığını araştıracak ve saraya dönüp rapor vereceklerdir. Hükümdar, paşaları türbeye göndermeden önce göreceklerini hiçbir yerde söylemeyeceklerine dair sıkı sıkı yemin ettirir. Mehmed ve Şerif Paşa, Fatih Camii’nin yanındaki türbeye gider ve sandukayı kaldırıp mezarı kazanlar. Derken, önlerine demir bir kapak çıkar. Kapağı açtıklarında taş bir merdiven görürler. Ellerinde lambalarıyla merdivenden iner ve daha derine uzanan bir dehlizle karşılaşırlar. Dehlize dalar, metrelerce yürür ve ufak bir salonu andıran başka bir mekana gelirler. Ortada musalla taşına benzeyen bir mermerin üzerinde de işlemeli ağaçtan yapılmış bir tabut bulurlar. Bir hayli zorlanarak tabutu açar ve içinde bozulmamış bir mumya bulurlar, Fatih Sultan Mehmed Han’ın mumyasını… Yüzü aynen, yaşadığı devirde çizilmiş resimlerindeki gibidir… Mumyanın başında dua eden paşalar tabutu kapatıp hayattaki bir hükümdarın huzurundan ayrılırcasına adımlarını geriye doğru atarak uzaklaşırlar. Yukarıya çıkar, sandukayı yerleştirir ve saraya gidip gördüklerini Abdülhamid’e anlatırlar. Padişah sellerin Fatih Sultan Mehmed Han’ın naasına zarar vermemiş olmasından memnuniyet duyar ve paşalara yeminlerini hatırlatıp “Gördüklerinizi unutunuz” der. Ama, Damat Şerif Paşa yeminini seneler sonra bir tarafa bırakır, hadiseyi 1940’lı yıllarda o zamanın meşhur kalem erbabından İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Mercan’daki konagında yapılan musikili bir sohbet meclisinde anlatır ve söyledikleri, o günlerde çıkan bir tarih dergisinde de kısa bir biçimde yayınlanır. Hükümdarları ve önemli devlet adamlarını mumyalamak, Türkler’de İslamiyet öncesi zamanlardan kalma bir adetti, birçok Selçuklu Sultanının yanı sıra Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu II. Beyazıd’a kadar bütün Osmanlı hükümdarları mumyalanmıştı. Hükümdarın başkentten uzakta savaş meydanında can vermesi halinde, mumyalama zaten kaçınılmazdı. Fatih Sultan Mehmed Han da başkentinden uzakta ölmüştü. Yeni bir sefere çıkmak için 1481 27 Nisan’ında 300.000 kişilik ordusuyla İstanbul’dan ayrılmış, 3 Mayıs günü Maltepe civarındaki Hünkar Çayırı’nda hayata veda etmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatından sonra cenaze gizlice Topkapı Sarayı’na nakledilirken vezirleri hükümdarın Anadolu’da valilik yapan iki oğluna, Şehzade Beyazıd ile Cem’e babalarının vefatını haber verdiler ve hemen İstanbul’a gelmelerini istediler. Hükümdarın vefatının duyulması bütün çabalara rağmen önlemedi ve İstanbul’da tam bir anarşi yaşandı. Askerler şehri yağma ediyor, sevmedikleri devlet adamlarını sokak ortasında parçalıyor, devletin büyükleri ise tahta geçecek şehzade konusunda birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Devletin üst düzeyi iktidar için birbirlerinin gözünü oyarken Fatih Sultan Mehmed Han’ın naasının tahnit edilmesi unutuldu, hatta naasın başında mum yakılması adeti bile kimsenin aklına gelmedi ve naas koktu. Öyle ki, saray görevlileri, naasın vaziyetini ortalığı dayanılmaz bir kokunun sarması üzerine hatırladılar ve hükümdarın baltacılarının kethüdası, yani o zamanın bir çeşit saray muhafızı olan Kasım adındaki biri tarafından mumyalandı. Taht birkaç gün sonra II. Beyazıd’ın geçmesinden sonra, sabık hükümdar için çok büyük bir cenaze merasimi yapıldı ve hükümdarın naası, kendi yaptırmış olduğu caminin avlusundaki türbeye defnedildi.
OSMANLI’NIN GENÇ DEHASI FATIH SULTAN MEHMET KITABINDAN ; ”İrem bağının kendinden bir köşe olduğu Konstantiniyye’nin güzelliği, adı ve sanıyla dillerde söylenmiş ünü illerde tanınmış ve tarih kitaplarında yazılmıştır. Niçin böyle güzel ve değerli bir belde, ülkemin ortasında ve idarem arasında olup da saltanatım günlerinde küfür ocağı, taşkınların yatağı ve isyancılar durağı olsun? FATIH SULTAN MEHMED HAN
IKI ÇAGIN SULTANI FATIH SULTAN MEHMED KITABINDAN ; Aynı çizgide yürüyen padişahların aynı ölçüyü yönetim tarzı yaptıklarına tarih şahitlik etmektedir. Rivayet olunur ki, Fatih Sultan Mehmed, adını tasıyan caminin inşaatında kullanılacak mermer sütunları kestiren Rum mimarlardan Ipsilanti Efendi’ye kızı pelini kestiriyor. Bunun üzerine Ipsilanti Efendi, ilk İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi’ye başvuruyor. Haksızlığa uğradığını belirtip, hakkının Padişah’tan alınmasını istiyor. Kadı, Padişah’ı mahkemeye çağırıyor. Padişah girdiginde Ipsilanti Efendi davacı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine bağdaş kurmak üzereyken, Kadı Efendi’nin kükremesine irkiliyor: “Begüm, hasmınla mürafaai ser’olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) ayağa kalk!” Padişah ayağa kalkıyor. Kendisini savunması istenince, öfkesine mağlup olduğunu ve bu yüzden hata ettiğini belirtiyor. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmü veriyor. Hüküm gereğince Padişahın da eli kesilecektir. Dinleyenler dehşetten ve hayretten donakalıyor. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmadık bir haldedir ki, Ipsilanti Efendi’nin eli, ayağı titremeye başlıyor. Aklı başına gelir gibi olunca da kendisini Padişah’ın ayaklarına atıyor: “Davamdan vazgeçtim. İslam adaletinin büyüklüğü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lanetlenmeyi göze alamam.” Fatih’in eli kesilmekten kurtuluyor. Amatazminat ödemeye mahkum oluyor. Kestirdiği elin diyetini şahsi gelirinden ödüyor. Ayrıca Rum mimara bir de ev veriyor. Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah Kadı’ya dönüyor: “Bak a Hızır Çelebi” diyor, “bu padişahtr deyu iltimas eyleseydin, ser’i şerife mugayır hüküm verseydin, su kılıçla başını Hızır Çelebi minderini kaldırıyor, minderin altında demir topuzu Padişah’a gösteriyor: “Siz de padişahlığınıza mağruren hükmü tanımasaydınız, billahi bu topuzla bağınızı ezerdim.” (Bu olay “Evliya Çelebi Seyahatnamesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Ali Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hadisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında mevcuttur.)
Kime yar olam cihan içinde yarum var iken ? Kime kul olam sah-ı tacdarum var iken ? Har ü has nesv ü nema bulur bahar irince ah… Ben hazan-ı hecre düsdüm nev-i baharum var iken… Bülbül ü gül isi naz ile niyaz illa benüm,Hasılım dag-ı cefadur lale-zarum var iken… Intisabum hizmetüm bi-ragbet aldı akıbet,Har ü zar oldum aziz ü kam-karum var iken… Lesker-i gam sah-ı ıska nice bulsun destres, Avniya meyhane gibi bir hisarum var iken…
KAYNAK : Yavuz Bahadıroglu / Iki Çagın Sultanı Osmanlı Tarihi / Vatan Gazetesi Hüseyin Tekinoglu / Osmanlı’nın genç dehası wikipedia.org ozhangursoynotlari.blogspot.com bosnahersek.ba balkannews.com.tr aa.com.tr