Kronkçi’nin Lugatı/Petit Beurre

Lu Petit beurre bisküvilerinin:
-Çevresindeki 52 kıvrım yılın 52 haftasını
-Köşelerdeki minik topuzlar yılın 4 mevsimini
-Kısa kenardaki 10 kıvrım + 2 minik topuz yılın 12 ayını
-7 cm olan uzunluğu, haftanın 7 gününü
-Üzerindeki 24 adet delik ise günün 24 saatini gösteriyormuş !
Doğru mu ?


Bisküvinin yaratıcısı olan Louis Lefèvre-Utile tarafından 1886 yılında, Fransa’nın Nantes şehrinde bilinçli olarak tasarlanmış harika bir detaylar bütünüdür.

Amacı, zamanı temsil eden ve yılın her günü yenebilecek bir bisküvi yaratmaktı. Bu yüzden bisküvinin tasarımını adeta lezzetli bir takvim gibi kodlamıştır:

  • 4 Köşe (“topuz”): Yılın 4 mevsimini temsil eder.
  • 52 Diş/Kıvrım: Yılın 52 haftasını temsil eder.
  • 24 Delik: Günün 24 saatini temsil eder.
  • 7 cm Uzunluk: Orijinal bisküvinin uzunluğu, haftanın 7 gününü temsil edecek şekilde tasarlanmıştı.

Yani kısacası, her yediğimiz o klasik Petit Beurre bisküvisi, aslında zamanı anlatan lezzetli küçük bir takvim.

Kronikçi’nin Lugatı/Dingo’nun Ahırı

Dingo’nun Ahırı sözü nereden gelmektedir?
Eskiden İstanbul’da ulaşım için atlı tramvaylar kullanılırdı. Tramvayları genellikle iki at çekerdi ancak Şişhane yokuşuna gelindiğinde tramvayı çeken at sayısı arttırılırdı.
Azapkapı’da tramvayı çekmesi için eklenen atlar, Taksim’de Dingo adında bir Rum vatandaş tarafından yönetilen bir ahırda dinlendirilirdi. Dinlenen atlar daha sonra tekrar Azapkapı’ya götürülürdü.
Rivayet odur ki Dingo, zaman zaman ahırı eğlence amaçlı keyfi işleri için boş bırakırdı. Ahırda Dingo olmadığı zaman da hangi atın dinlendiği, hangisinin dinlenmediğini bilmeyen insanlar rastgele bir at alarak oradan ayrılırdı.Dingo’nun bu ahır işletme yönetimi stratejisi daha sonraları girenin, çıkanın belli olmadığı, yönetim boşluğunun olduğu yerler için deyim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Doğru mu ?


“Dingo’nun Ahırı” deyiminin kökeni, İstanbul’un atlı tramvaylar dönemine dayanan bu gerçek ve çok renkli hikayedir.

  1. Atlı Tramvaylar ve Şişhane Yokuşu: Anlatıldığı gibi, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da atlı tramvaylar kullanılıyordu. Azapkapı’dan Taksim’e çıkan hattın en zorlu kısmı, o meşhur Şişhane yokuşuydu. Normalde iki atın çektiği tramvaylar bu yokuşu çıkamazdı.
  2. Taksim’deki Ahır ve Sahibi Dingo: Bu yüzden, yokuşun başında tramvaylara “takviye atları” eklenirdi. Bu yorgun atlar, Taksim’e varıldığında dinlenmeleri için bir ahıra götürülürdü. Bu ahır, bugünkü Fransız Konsolosluğu’nun yakınlarındaydı ve işletmecisi, anlatımdaki gibi Dingo adında bir Rum vatandaştı.
  3. “Gireni Çıkanı Belli Olmayan” Yer: Ahırın asıl olayı, inanılmaz derecede yoğun bir at trafiğine sahip olmasıydı. Sürekli olarak yokuştan çıkıp yorulan atlar ahıra bırakılır, dinlenmiş olanlar ise yeni sefere hazırlanan tramvaylara verilirdi. Bu da ahırda inanılmaz bir at sirkülasyonuna ve karmaşaya neden olurdu. Rivayete göre Dingo’nun da işini biraz oluruna bırakmasıyla, ahır tam bir keşmekeşe dönerdi.
  4. Deyimin Doğuşu: İşte bu sürekli ve düzensiz trafik, ahırı “girenin çıkanın belli olmadığı” bir yer haline getirmiş ve halk arasında bu durum “Dingo’nun Ahırı gibi” şeklinde bir deyime dönüşmüştür. Günümüzde de karmaşık, kalabalık ve düzensiz yerler için bu harika deyimi kullanmaya devam ediyoruz.

Kronikçi’nin Lugatı/Nane Yağı ve Örümcekler

Örümcekler nane yağının kokusundan nefret eder. Bir sprey şişeye su koyun ve 15 damla nane yağı koyun, kapı pervazlarına ve yatak altına sıkın. Oraya daha örümcek girmez. Doğru mu ?


Örümcekler nane yağının güçlü kokusundan hoşlanmaz. Örümcekler, bizim anladığımız anlamda “koku” almaktan çok, bacaklarındaki ve vücutlarındaki sensörlerle çevrelerindeki kimyasalları algılarlar. Nane yağının içindeki mentol gibi yoğun aromatik bileşenler, onlar için oldukça rahatsız edici, baskın ve caydırıcı olabilir. Bu nedenle nane yağı sıkılmış bir yüzeye doğrudan temas etmekten veya o bölgeden geçmekten kaçınabilirler.

Ancak Dikkat Edilmesi Gerekenler:

  1. Etkisi Kısa Sürelidir: En büyük sorun, nane yağı gibi esansiyel yağların uçucu olmasıdır. Spreyi sıktıktan birkaç saat veya en fazla bir-iki gün sonra kokunun ve yağın etkisi büyük ölçüde azalır veya tamamen kaybolur. Bu yüzden sürekli olarak yenilemeniz gerekir.
  2. Bir Bariyer Değildir: Bir kapı pervazına sprey sıkmak, örümceğin o çizgiden geçmesini bir süreliğine engelleyebilir, ama bu, örümceğin yan taraftan, tavandan veya duvardaki başka bir çatlaktan girmeyeceği anlamına gelmez. Evi tamamen koruma altına almaz.
  3. Bilimsel Kanıtlar Sınırlıdır: Bu yöntemin etkinliği üzerine yapılmış büyük ve kesin bilimsel çalışmalar oldukça azdır. Etkisi daha çok “kullanıcı deneyimleri” ve “anekdotlar” üzerinden yayılmıştır. Uzmanlar, en etkili yöntemin hala fiziksel engelleme (çatlakları kapatmak, ağları temizlemek) olduğunu belirtir.

Özetle :

Nane yağı spreyi, örümcekleri belirli bir noktadan kısa bir süreliğine uzak tutmak için işe yarayabilir ve evinize hoş bir koku bırakır. Ancak bu, evinizi örümceklere karşı tamamen koruyacak, uzun vadeli ve kesin bir çözüm değildir.

Kronikçi’nin Lugatı/Alan Turing ve Apple Logosu

Apple’ın ısırılmış elma logosu siyanüre bulanmış bir elmayı ısırarak intihar eden bir matematikçiye aittir.
Alan Turing, Alman birliklerin iletişim için kullandığı şifreleme sistemi olan ünlü Enigma isimli şifre mekanizmasını çözerek savaşın gidişatını değiştirdi. Bu sayede savaşı ingiltere lehine çevirerek zaferi getirdi.
Enigma, Alman bilim adamı Arthur Scherbius tarafından Birinci Dünya Savaşı sonlarında geliştirilmiş bir kod şifreleme makinesiydi.
Ucundan ısırılmış bir elma şeklindeki logo, bilgisayar teknolojisinin babasına bir saygı duruşuydu. Doğru mu ?


Alan Turing ve Enigma Gerçeği : Alan Turing dahi bir matematikçi ve bilgisayar biliminin babalarından biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanların kırılmaz denen Enigma şifreleme makinesini çözen ekibin kilit isimlerindendi. Bu başarısı, savaşın seyrini Müttefikler lehine çevirmiş, savaşı en az iki yıl kısalttığı ve milyonlarca hayat kurtardığı tahmin edilmektedir.

Alan Turing’in Trajik Ölümü Gerçeği : Alan Turing, savaş sonrası eşcinsel olduğu için “ahlaksızlık”la suçlanmış ve kimyasal hadım cezasına çarptırılmıştır. 1954 yılında, 41 yaşındayken siyanür zehirlenmesinden hayatını kaybetmiştir. Yatağının yanında yarısı yenmiş bir elma bulunmuştur ve resmi kayıtlara göre ölümü intihar olarak geçmiştir. Bu, hikayenin trajik ve gerçek olan kısmıdır.

Ama Logonun Bu Olayla Bağlantısı : Apple’ın ısırılmış elma logosunun, Alan Turing’in ölümüne bir saygı duruşu olduğu iddiası, ne yazık ki bir şehir efsanesidir.

  • Tasarımcının Açıklaması: Logonun tasarımcısı Rob Janoff, bu teoriyi defalarca ve net bir şekilde yalanlamıştır. Janoff’a göre, elmanın ısırılmış olmasının sebebi çok daha basittir: Ölçek. Isırık, logonun bir kiraz veya domates gibi başka bir yuvarlak meyveyle karıştırılmasını önlemek için eklenmiştir.
  • Diğer Anlamlar: Ayrıca “ısırık” (bite) kelimesinin, bilgisayar terimi olan “byte” ile sesdeş olması da sonradan fark edilen hoş bir tesadüf olmuştur.

Özetle: Alan Turing’in hikayesi ve trajik ölümü gerçektir. Ancak Apple’ın logosunun bu olayla bir ilgisi yoktur. Bu, iki güçlü ve dokunaklı hikayenin (bilgisayarın babasının trajedisi ve ikonik bir teknoloji logosu) zamanla insanlar tarafından bir araya getirilerek oluşturduğu, kulağa çok hoş gelen ama gerçek olmayan bir efsanedir.

Kronikçi’nin Lugatı/Ateş almaya mı geldin ?

Eskiden kibrit yokmuş. Ateş sönünce, ateş küreği ile komşuya gidilir, bir parça ateş alınırmış. Ateş almak için komşuya geçen kadınlar, kürekteki ateş sönmesin diye oturup çene çalamazlar ve acele ederlermiş. “Ateş almaya mı geldin” deyimi buradan gelir. Doğru mu ?


Tarihsel Gerçeklik: Kibritin olmadığı veya yaygınlaşmadığı zamanlarda, sönmüş bir ocağı yeniden yakmanın en pratik yolu, ateşi hala yanan bir komşudan bir miktar köz (“ateş”) almaktı. Bu, o dönemin komşuluk ilişkilerinin ve sosyal hayatının önemli bir parçasıydı.

Yöntem ve Acele: Bu işlem, genellikle “ateş küreği” denilen bir aletle veya üzeri kapatılabilen bir kapla yapılırdı. Ancak küreğin üzerindeki o közler, açık havada çok uzun süre dayanamaz ve hızla sönerdi. Bu yüzden ateşi alan kişinin, közler sönmeden kendi ocağına ulaşmak için çok acele etmesi, sohbete veya oyalanmaya vakti olmaması gerekirdi.

Deyimin Doğuşu: İşte bu “aceleyle gelip hemen gitme” durumu, zamanla deyimleşerek günümüzde kısa süreliğine bir yere uğrayıp, oturmadan, hemen ayrılmak isteyen kişiler için kullanılan bir ifade haline gelmiştir. Bir misafiriniz hemen kalkmak istediğinde, ona şakayla karışık “Hayırdır, ateş almaya mı geldin?” demenizin sebebi budur.

Wednesday’in Felaket Almanağı/Agatha Christie’nin dediği gibi ilk tesadüf sadece tesadüftür ikincisi ipucu üçüncüsü kanıttır

Wednesday Addams (Agatha Christie’den alıntı)

”Agatha Christie nin dediği gibi ilk tesadüf sadece tesadüftür ikincisi ipucu üçüncüsü kanıttır”

Wednesday’in analitik zihninin ve olaylara yaklaşımının temelini oluşturan üç aşamalı bir “şüphecilik” ilkesi. Ona göre, evrende rastlantıya yer yoktur; her olay, daha büyük ve genellikle kötü niyetli bir desenin parçasıdır.

Bu ilke, bir dedektifin metodolojisini yansıtır ve Wednesday’in dünyayı nasıl okuduğunu gösterir.

  1. İlk Tesadüf: Göz ardı edilebilir, istatistiksel bir anomali. Wednesday bile ilk başta buna önem vermeyebilir, ama zihninin bir köşesine not eder.
  2. İkinci Tesadüf: Artık bir “tesadüf” değildir. Bu, altta yatan bir düzenin veya planın ilk yüzeye çıkan belirtisi, yani bir ipucudur. Bu noktada Wednesday’in şüphe radarları tamamen açılır ve araştırması başlar.
  3. Üçüncü Tesadüf: Bu, teorinin kanıtlandığı, şüphenin gerçeğe dönüştüğü andır. Artık ortada bir komplo, bir sır veya çözülmesi gereken bir suç olduğu kesindir. Bu, kanıttır ve Wednesday için eyleme geçme sinyalidir.

Wednesday için dünya, Agatha Christie romanlarındaki gibi, çözülmeyi bekleyen bir dizi gizemden ibarettir. Bu söz, onun paranoyak değil, sadece dikkatli ve metodik olduğunun bir manifestosudur. Ona göre insanlar ya kurban ya da şüphelidir; asla sadece “orada duran” figüranlar değillerdir.

Wednesday’in Felaket Almanağı/A.A.A.K.

Bianca Barclay (Annesinden alıntı)
Ateş altını, Acı kadını sınamak içindir.

Sirenlerin, özellikle de liderlik konumundakilerin, güçlerini kontrol altında tutmak ve statülerini korumak için katlanmak zorunda oldukları zorlukları ve acıları meşrulaştıran, nesilden nesile aktarılan bir deyiş.
Bu felsefe, Sirenler için acının bir zayıflık değil, bir “dayanıklılık testi” olduğunu öne sürer. Sirenlerin baştan çıkarıcı ve kontrol edici güçleri, sürekli bir içsel disiplin ve dışsal baskı gerektirir. Annesi tarafından Bianca’ya aktarılan bu söz, ondan beklenen acımasız liderliği ve duygusal kontrolü bir erdem olarak sunar. Altının saflığı ateşte belli olurken, bir Siren liderinin gücü ve “kraliçe” olma layıkliği de çektiği acılar ve atlattığı zorluklarla ölçülür. Bu, duygusal zayıflığa yer olmayan, acımasız bir dünya görüşüdür.
Bu deyiş, Bianca’nın omuzlarındaki ağır bir yüktür. Bu, ona hem güç veren hem de onu duygusal olarak yalnızlaştıran bir miras; sürekli olarak kendini kanıtlaması gerektiğini hatırlatan bir fısıltıdır.

Kronikçi’nin Lugatı/Timsah Gözyaşları

Timsahlar avlarını yedikten sonra sinüslerinde sıkışan hava sonucu gözyaşı dökerler. Ancak bunun acıyla bir ilgisi yoktur. Bu nedenle bir şeye üzülmeyen ama üzülmüş gibi yapan insanlar için TİMSAH GÖZYAŞLARI döküyor ifadesi kullanılır.
Antik Yunan tarihçisi Plutarch’ın yazıları, bu deyimin yüzyıllar boyunca Orta Çağ’a kadar, timsahların bulunmadığı ülkelerde bile varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Bu deyim 14. yüzyılda; bir şövalyenin dünya çapındaki maceralarını anlatan kitabında The Travels of Sir John Mandeville’de ve ayrıca William Shakespeare’in Othello ve Antony and Cleopatra oyunlarında geçiyor. Günümüzde artık timsahların üzülerek ağlamadığını biliyoruz ama bu köklü deyim Eski Mısır anlayışını yansıtarak kullanılmaya devam ediyor. Doğru mu ?


  1. Biyolojik Gerçek : Timsahların avlarını yerken gözyaşı döktüğü bilimsel bir gerçektir. Metinde belirtildiği gibi, bunun duygusal bir acıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu durumun, yeme sırasında yutkunurken ve sızlanırken sinüslerinden geçen havanın gözyaşı bezlerini uyarması sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Yani timsahlar gerçekten de “sahte” gözyaşı dökerler.
  2. Deyimin Anlamı : Bu biyolojik gerçekten yola çıkarak, deyim tam da metinde anlatıldığı gibi, “bir şeye üzülmeyen ama üzülmüş gibi davranan, sahte yas tutan insanlar” için kullanılır.
  3. Tarihi Köken : Metindeki tarihi referanslar da tamamen doğrudur.
    • Bu inanış, Antik Yunan ve Roma dönemine kadar uzanır. Plutarch gibi yazarlar, timsahların kurbanlarını yemek için sahte gözyaşlarıyla onları kendilerine çektiğini veya avlarını yedikten sonra timsahların ağladığını yazmışlardır.
    • Bu efsane, Orta Çağ boyunca popülerliğini korumuştur. “The Travels of Sir John Mandeville” (yaklaşık 1400) ve özellikle William Shakespeare‘in Othello gibi eserlerinde bu deyimi kullanması, ifadenin İngilizce ve diğer Avrupa dillerinde yaygınlaşmasını sağlamıştır.
  4. Eski Mısır Bağlantısı : Metindeki tek küçük pürüz, bu anlayışın doğrudan “Eski Mısır anlayışını yansıttığı” kısmıdır. Mısırlılar timsahlara (özellikle tanrı Sobek’e) büyük saygı duysalar ve onlardan korksalar da, “sahte gözyaşı” efsanesi daha çok Antik Yunan ve Romalı yazarlar tarafından popüler hale getirilmiştir. Yani kökeni Mısır’dan çok, o dönemin Yunan-Roma dünyasına dayanır.

Özetle: Bu metin biyolojik, anlamsal ve edebi tarihçe açısından son derece doğru. Sadece Eski Mısır bağlantısı, daha çok Antik Yunan ve Roma kaynaklarına dayanan bir efsanedir.

Kronikçi’nin Lugatı/Uğur Böcekleri

Uğur Böceği tarladaki bitlerle beslenir. Uğur Böceği’nin bol olduğu sene mahsül bol olur. Bu yüzden çiftçiler ona Uğur Böceği demiştir.
Doğru mu ?


Uğur Böcekleri Bitlerle Beslenir mi?
Evet, bu kesinlikle doğru. Uğur böcekleri (Coccinellidae familyası), doğanın en etkili avcılarından biridir. Özellikle larvaları ve yetişkinleri, “yaprak biti” (afid) olarak bilinen ve ekinlere büyük zarar veren küçük böcekleri ve diğer yumuşak gövdeli zararlıları (örümcek akarları gibi) büyük bir iştahla yerler. Tek bir uğur böceği, ömrü boyunca binlerce yaprak bitini yiyebilir. Bu yüzden çiftçiler ve bahçıvanlar tarafından adeta doğal bir “biyolojik böcek ilacı” olarak görülürler.

Bol Uğur Böceği, Bol Mahsül Anlamına mı Gelir?
Evet, bu da doğru. Bu bir neden-sonuç ilişkisidir. Bir tarlada veya bahçede uğur böceği popülasyonu yüksekse, bu durum zararlı böcek popülasyonunun kontrol altında tutulduğu anlamına gelir. Zararlı böcekler azaldığında bitkiler daha sağlıklı büyür, daha az hasar görür ve sonuç olarak o seneki mahsül, yani hasat çok daha bol ve verimli olur. Kısacası, uğur böceklerinin çokluğu, sağlıklı bir ekosistemin ve bereketli bir hasadın habercisidir.

“Uğur Böceği” İsmi Buradan mı Geliyor?
Evet, isminin kökeniyle ilgili en güçlü ve en yaygın inanış budur. Çiftçiler, tarlalarında uğur böceklerini gördüklerinde, ekinlerini zararlılardan koruyacak bu küçük dostların geldiğini anlar ve o senenin bereketli geçeceğine inanırlardı. Onların gelişi, iyi bir hasat için “uğur” getirdiğine yorulurdu. Bu yüzden onlara “Uğur Böceği” denmiştir. Bu inanış, sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok kültüründe (İngilizce “Ladybug” veya “Ladybird” Meryem Ana’ya bir referanstır) onlara şans ve iyi talih getiren varlıklar olarak bakılmasını sağlamıştır.
Yani kısacası, bu bilgi hem biyolojik olarak hem de isminin kültürel kökeni açısından doğru bir bilgi aktarıyor. Onlar gerçekten de çiftçinin “uğurlu” dostları.

Kronikçi’nin Lugatı/Hastane Kokusu

Hastane kokusu diye tabir ettiğimiz koku serumlarda yayılan B vitamini kokusudur. Doğru mu ?


Bu iddia neden tam olarak doğru değil?
O bildiğimiz genel, keskin ve her yere sinmiş olan “hastane kokusu”nun asıl kaynağı B vitamini değildir. Bu kokunun ana bileşenleri şunlardır:
Dezenfektanlar ve Antiseptikler: Kokunun en baskın ve en yaygın kaynağı budur. Özellikle iyot bazlı solüsyonlar (Betadine/Povidon-iyot gibi), klorheksidin, alkol ve yüzeyleri temizlemek için kullanılan fenol bazlı temizlik ürünleri o meşhur “temizlik ve ilaç karışımı” kokuyu yaratır.
Sterilizasyon Malzemeleri: Aletleri sterilize etmek için kullanılan kimyasalların da kendilerine has kokuları vardır.
Diğer Tıbbi Malzemeler: Latex veya vinil eldivenler, plastik ambalajlar ve çeşitli ilaçların kendilerine özgü kokuları da bu karışıma eklenir.
Peki bu bilginin “doğruluk payı” nerede?
Evet, B-kompleks vitaminlerinin (özellikle B1 – Tiamin) serum yoluyla verildiğinde çok güçlü ve kendine has bir kokusu vardır. Hatta “muz torbası” (banana bag) olarak bilinen sarı renkli B vitamini serumları, uygulandığı odanın havasını hızla değiştirebilir. Bu koku o kadar yoğundur ki, serumu alan hastalar genellikle ilacın tadını ağızlarında hissettiklerini veya kokusunu aldıklarını söylerler.
Özetle:
O genel, keskin ve her yere sinmiş “hastane kokusu” dediğimiz şeyin asıl kaynağı dezenfektanlardır.
Ancak, B vitamini takviyesi alan bir hastanın odasına girdiğinizde alacağınız o yoğun ve farklı koku, gerçekten de B vitamininin kendisidir.
Görseldeki iddia, hastanede karşılaşılabilen birçok kokudan sadece birini alıp bunu genel “hastane kokusu” olarak tanımladığı için yanıltıcı bir genelleme yapmış oluyor.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑