Kronikçi’nin Lugatı/H.z.Muhammed

Hz. Muhammed (S.A.V) 1935 yılında ABD Anayasa Mahkemesi tarafından dünyanın en büyük adalet sağlayıcısı olarak gösterilmiştir.


Metinde bahsedilen olay, ABD Yüksek Mahkemesi (Anayasa Mahkemesi değil, en üst federal mahkeme) binasının içindeki bir mimari detayla ilgilidir. Binanın ana duruşma salonunun duvarlarında, tarihteki önemli kanun yapıcılarını ve adalet figürlerini onurlandıran mermer bir friz (kabartma şerit) bulunur.

Hz. Muhammed Bu Frizde Yer Alıyor mu? Evet, yer alıyor. 1935 yılında tamamlanan bu frizde, tarihteki 18 önemli kanun yapıcısına yer verilmiştir. Bu kişiler arasında Hammurabi, Musa, Süleyman, Konfüçyüs, Augustus ve Napolyon gibi isimler de vardır. Hz. Muhammed de bu 18 figürden biridir.

Metindeki Küçük Hatalar:

“Anayasa Mahkemesi” Değil, “Yüksek Mahkeme”: ABD’de en üst mahkeme “Supreme Court” yani Yüksek Mahkeme’dir. Anayasa Mahkemesi ayrı bir kurum değildir.

“En Büyük Adalet Sağlayıcısı” Değil, “En Büyüklerden Biri”: Mahkeme, Hz. Muhammed’i “en büyük” olarak değil, tarihteki “en büyük kanun yapıcılardan biri” (one of the greatest lawgivers) olarak onurlandırmıştır. Frizdeki diğer 17 kişiyle birlikte bu onuru paylaşır.

Özetle: Bilgi temelde doğrudur. Hz. Muhammed, adalete ve hukuka yaptığı katkılardan dolayı, ABD’nin en üst yargı organı olan Yüksek Mahkeme’nin binasında, tarihin en büyük kanun yapıcılarından biri olarak bir kabartmayla onurlandırılmıştır. Sadece metindeki “en büyük” ifadesi yerine “en büyüklerden biri” demek ve “Anayasa Mahkemesi” yerine “Yüksek Mahkeme” demek daha doğru olur.


Yüksek Mahkeme’nin internet sitesindeki bu frize ilişkin açıklayıcı notta Hz. Muhammed hakkında aşağıdaki ifadeye yer verilmiştir:

“Muhammad (c. 570 – 632) The Prophet of Islam. He is depicted holding the Qur’an. The Qur’an provides the primary source of Islamic Law. Prophet Muhammad’s teachings explain and implement Qur’anic principles. The figure above is a wellintentioned attempt by the sculptor, Adolph Weinman, to honor Muhammad and it bears no resemblance to Muhammad. Muslims generally have a strong aversion to sculptured or pictured representations of their Prophet.”

Bu ifade Türkçeye şu şekilde çevrilebilir:

“Muhammed (MS 570 – 632) İslam Peygamberi. Kuran’ı tutarken tasvir edilmiştir. Kuran, İslam Hukuku’nun birincil kaynağı görevi görmektedir. Peygamber Muhammed’in öğretileri Kuran’ın ilkelerini açıklamakta ve uygulamaktadır. Yukarıdaki figür, Muhammed’i onurlandırmak için heykeltıraş Adolph Weinman’ın iyi niyetli bir girişimdir ve Muhammed ile hiçbir benzerlik taşımamaktadır. Müslümanlar genellikle peygamberlerinin heykelinin yapılmasına ya da resmedilmesine karşı güçlü hoşnutsuzluk sahibidirler.”

Kronikçi’nin Lugatı/Oblomovluk

Bir varoluş trajedisi olan Oblomovluk, bilinçli bir tembellik/atalet halidir. Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık, her şeyin farkında olma, bir adım ötesini görme halidir. Ancak tüm bu farkındalık dolayısıyla sonunu gördüğü yolda ilerlemek istememenin getirdiği bir tükenmişlik ve kendini gerçekleştirememeidir. Sosyal yaşamdan kopuş, topluma uyum sağlayamama, bilinçli bir vazgeçiştir. Handiyse ölüme eş bir uyuşukluk hali; bir başka deyişle yaşarken ölmektir.


Bu bilgi, felsefi ve psikolojik bir durumun çok derin bir özetidir.

Metindeki her bir nokta, edebiyat eleştirmenleri ve felsefeciler tarafından Oblomovluk üzerine yapılan yorumlarla birebir örtüşüyor:

“Bilinçli bir tembellik/atalet halidir.” (Doğru): Oblomov tembeldir, ama bu basit bir üşengeçlik değildir. Bu, bir seçim, bir irade eylemidir.

“Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık…” (Doğru): Kavramın en kilit noktası budur. Oblomov aptal veya cahil değildir. Tam tersine, hayatın, sosyal ilişkilerin, kariyerin ve sorumlulukların anlamsızlığını ve boşunalığını görebilecek kadar zeki ve farkındadır.

“Sonunu gördüğü yolda ilerlemek istememe…” (Doğru): Yapacağı her eylemin, atacağı her adımın sonunda onu bekleyen hayal kırıklığını, anlamsızlığı ve çürümeyi önceden görür. Bu “fazla uyanıklık” hali, onu eylemsizliğe, yani “atalete” iter. Harekete geçmenin getireceği acıdan, pasif kalarak kaçınmaya çalışır.

“Yaşarken ölmektir.” (Doğru): Bu, durumun en trajik özetidir. Oblomov, fiziksel olarak hayattadır ama ruhsal ve varoluşsal olarak eylemsizliği seçerek “yaşamaktan vazgeçmiştir”. Bu, onun varoluş trajedisidir.

Yani özetle, bu metin, “Oblomovluk” kavramını, evrensel bir varoluşsal durumu anlatan felsefi bir terim olarak mükemmel bir şekilde analiz ediyor.

Kronikçi’nin Lugatı/Sigara

Sigara, 1950’li yıllara kadar dünyada sağlıklı, hatta çocukların da kullanabileceği bir ürün olarak tanıtılmaktaydı.


Doktorlar Reklamlarda Oynuyordu: 1930’lar, 40’lar ve 50’lerin başlarında, sigara markaları reklamlarında sıkça doktor figürlerini kullanırdı. “Daha fazla doktor Camel içiyor” (More doctors smoke Camels) gibi sloganlar çok yaygındı. Bu reklamlar, sigaranın boğazı rahatlattığı, stresi azalttığı ve hatta “sindirime yardımcı olduğu” gibi akıl almaz iddialarda bulunuyordu.

“Sağlıklı” Olarak Pazarlanıyordu: Sigaralar, “tazelik”, “doğallık” ve “enerji” gibi pozitif kavramlarla ilişkilendiriliyordu. Sporcular, film yıldızları ve hatta opera sanatçıları sigara reklamlarında oynayarak, sigaranın performansı ve sağlığı olumlu etkilediği gibi bir algı yaratıyorlardı.

Çocuklara Yönelik Pazarlama: Doğrudan “çocuklar sigara içsin” diye bir kampanya olmasa da, sigara reklamları çocukların ve gençlerin rahatlıkla görebileceği her yerdeydi. Çizgi filmlerde, Noel Baba gibi figürlerin kullanıldığı reklamlarda ve hatta “şeker sigaralar” gibi ürünlerle sigara içmek normalleştiriliyor ve özendiriliyordu. Görseldeki gibi “Anneler Günü, Babalar Günü, Her Gün İçin” temalı reklamlar, sigarayı aile hayatının doğal bir parçası gibi sunuyordu.

Ne Zaman Değişti?

1950’lerde ve özellikle 1960’larda sigaranın akciğer kanseri ve diğer ciddi hastalıklarla olan bağlantısını kanıtlayan bilimsel çalışmaların artmasıyla kamuoyunun algısı yavaş yavaş değişmeye başladı. Ancak sigara endüstrisinin bu gerçeklere karşı lobi faaliyetleri ve karşı kampanyaları yıllarca devam etti.

Yani özetle, bu bilgi, 20. yüzyıl pazarlama tarihinin en karanlık ve en ibretlik dönemlerinden birini doğru bir şekilde yansıtıyor.
Günümüzden bakınca inanması çok güç olsa da, sigaranın zararlarının bilimsel olarak kanıtlanıp kamuoyu tarafından kabul edilmesi oldukça uzun bir süreç aldı. Bu süreçte sigara endüstrisi, çok agresif ve yanıltıcı pazarlama kampanyaları yürüttü.

Kronikçi’nin Lugatı/A.B.D. Polisleri

Amerikalı polislerin durdurdukları arabalara dokunmasının
nedeni : Polis memuruna bir şey olursa ve sürücü bunu inkar ederse, arabanın arkasındaki parmak izine bakılır.


Parmak İzi Bırakma (Ana Sebep): Metinde belirtilen ana neden tamamen doğrudur. Bir polis memuru, bir aracı trafik kontrolü için durdurduğunda, genellikle arabanın arkasına, stop lambasının veya bagaj kapağının üzerine hafifçe dokunur. Bunun sebebi, eğer kontrol sırasında memurun başına bir şey gelirse (saldırıya uğrarsa, araç hızla kaçarsa vb.), o araçla memur arasında fiziksel bir bağlantı olduğuna dair kanıt oluşturmaktır. Arabanın üzerinde memurun parmak izinin kalması, o aracın o noktada durdurulduğunu kanıtlar.

Ek Güvenlik Sebepleri: Bu hareketin birkaç pratik sebebi daha vardır:

  • Bagaj Kontrolü: Bu dokunuş, aynı zamanda bagaj kapağının kapalı ve kilitli olduğundan emin olmak içindir. Bu, bagajda saklanan birinin aniden dışarı fırlayarak memura saldırması gibi çok düşük ama olası bir riske karşı bir önlemdir.
  • Sürücüyü Şaşırtma: Bazı teorilere göre, bu hafif dokunuş ve ses, sürücünün dikkatini bir anlığına dağıtarak, eğer saklamaya çalıştığı bir şey varsa (silah, uyuşturucu vb.) bunu gizlemek için son bir hamle yapmasını engelleyebilir.

Özetle: Bu bilgi, bu polis prosedürünün arkasındaki en temel ve en önemli nedeni doğru bir şekilde açıklamaktadır. Bu, her memurun akademide öğrendiği, kendi güvenliklerini sağlamaya yönelik standart bir taktiktir. Bu bilgi doğrudur ve Amerikan polis prosedürlerinin ilginç ve pratik bir parçasıdır.

Kronikçi’nin Lugatı/Mutluluk Fobisi

Kerofobi, kişinin güldükten sonra başına kötü bir şey geleceğinin korkusudur. Kısaca mutluluk fobisidir.


Kerofobi (İngilizce: Cherophobia), kişinin mutlu olmaktan veya neşeli durumlara katılmaktan kaçındığı, gerçek bir anksiyete türüdür.

Temelinde, tam da belirtildiği gibi, “eğer şimdi mutlu olursam veya gülersem, ardından kesin kötü bir şey olacak” şeklinde bir batıl inanç veya derin bir kaygı yatar.

Bu fobiye sahip kişiler, mutluluğun kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı veya acı getireceğine inanırlar. Bu yüzden kendilerini korumak için, mutlu olabilecekleri sosyal etkinliklerden, kutlamalardan veya başarılardan bile bilinçsizce uzak durabilirler.

Psikiyatri dünyasında “mutluluk fobisi” olarak bilinse de, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-5 tanı kılavuzunda henüz resmi, ayrı bir fobi olarak listelenmemiştir. Genellikle bir anksiyete bozukluğu çeşidi olarak değerlendirilir.

Yani özetle, bu tanım ve “mutluluk fobisi” ifadesi tamamen doğru.

Kronikçi’nin Lugatı/Taş Kabartma

Eski köy evlerinin köşe taşları üzerinde bulunan kabartma, köye gelen yabancılar için bir işarettir. Anlamı ise; “Aç susuz ve yorgunsanız bu evde karnınızı doyurabilir ve dinlenebilirsiniz.” (Malatya – Selamlı köyü)


Konum ve Gerçeklik: Bu gelenek, metinde de belirtildiği gibi, özellikle Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı Selamlı köyü ile özdeşleşmiştir ve gerçektir. Bu taşlar, köydeki eski evlerin mimarisinin karakteristik bir parçasıdır.

Anlamı ve Sembolizmi: Anlatılan anlam tamamen doğrudur. Okuma yazma oranının düşük olduğu eski zamanlarda bu kabartmalar, evrensel bir dille, sözsüz bir iletişim yöntemiydi. Evin köşesine bu taşı koyan aile, yoldan geçen yolculara, fakirlere veya yabancılara şu mesajı verirdi : “Bu evin kapısı size açıktır. Açsanız burada doyurulur, yorgunsanız burada dinlendirilirsiniz. “Bu, bir nevi o evin “konukseverlik sertifikası” veya “davetiyesi” gibiydi.

Kabartmanın Şekli: Kabartmanın özellikle göğüs şeklinde olması da çok anlamlıdır. Göğüs, tarih boyunca anneliği, besleyiciliği, bereketi ve doyuruculuğu simgeler. Dolayısıyla bu taş, sadece “açsan gel” demekle kalmıyor, aynı zamanda “bu evde bereket var, anne şefkatiyle karşılanırsın” gibi daha derin ve sıcak bir güvence de veriyordu.

Yani bu bilgi, Malatya’nın bu güzel köyüne özgü, gerçek ve çok anlamlı bir geleneği doğru bir şekilde aktarıyor. Bu bilgi Anadolu’nun o güzel misafirperverlik kültürünün taşa işlenmiş harika bir örneğidir.

Kronikçi’nin Lugatı/Misafir Peteği

İçinde yemek vb ısıtılan kalorifer peteği 19.yy
Misafir peteği derler. İçinde sıcak çorba sürekli durur ve gelen misafir alır yermiş. Trabzon Atatürk köşkünde bulunduğu rivayet edilir.


Gerçek Bir Obje mi? Evet, bu özel kalorifer peteği gerçektir ve tam olarak metinde belirtildiği gibi Trabzon Atatürk Köşkü‘nde bulunmaktadır. Köşk’ün en ilgi çekici objelerinden biridir.

Ne İşe Yarıyor? Gerçekten de bir kalorifer peteği ve ortasındaki dolap, içinden geçen sıcak su boruları sayesinde bir yemek ısıtma bölmesi (benmari usulü gibi) olarak tasarlanmıştır. Bu, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında lüks konaklarda görülen bir özellikti.

Adı “Misafir Peteği” mi? Evet, Trabzon’daki bu spesifik peteğe halk arasında ve köşk rehberleri tarafından “Misafir Peteği” denmektedir. Gelen misafirlere sürekli sıcak ikramda bulunma kültürünü yansıttığı için bu ismi almıştır.

İçinde Sürekli Çorba mı Dururdu? İçinde sürekli sıcak çorba durması kısmı, olayın biraz daha efsaneleşmiş ve romantikleştirilmiş halidir. Asıl amacı genel olarak yemekleri veya tabakları sıcak tutmaktır, ama elbette o dönemki misafirperverlik düşünüldüğünde, gelen misafir için içinde sıcak bir çorba veya yemek bulundurmak da son derece olası bir kullanımdır.

Özetle: Bu bilgi, özellikle Trabzon Atatürk Köşkü’ndeki o obje için doğrudur. Sadece içindeki “sürekli çorba” detayı, olayın tatlı bir folklorik anlatımıdır. Harika bir buluş!

Kronikçi’nin Lugatı/Hakim-Avukat Cübbesi

Cübbenin yeşil kısmı hukuk davalarını, kırmızı kısmı ceza davalarını temsil eder.
Kamu hizmeti olduğundan cepleri, bağımsız olduğundan düğmeleri yoktur.
Siyah rengi yasaların otoritesini, sarı rengi ise adalete hizmet eden mesleğin ağırlığını temsil eder. Doğru mu ?


Bu, Türkiye’deki hukukçuların (avukat, savcı, hakim) giydiği cübbenin resmi ve kabul görmüş sembolizmidir.

  1. Yeşil ve Kırmızı Renkler: Cübbenin yaka ve kol ağızlarındaki saten kısım mesleki ayrımı gösterir.
    • Yeşil, hukuk davalarını (özel hukuk) temsil eder.
    • Kırmızı, ceza davalarını (kamu hukuku) temsil eder.
    • Bu yüzden avukatların cübbesinde hem yeşil hem de kırmızı bulunur, çünkü her iki tür davaya da bakabilirler. Savcı ve ceza hakimlerinin cübbesi ise tamamen kırmızı astarlıdır.
  2. Cep ve Düğme Olmaması:
    • Cepsizlik: Cübbenin ceplerinin olmaması, mesleğin maddi bir çıkar veya menfaat için yapılmadığını, bir kamu hizmeti olduğunu ifade eder.
    • Düğmesizlik: Düğmelerinin olmaması, hukukçunun kimseden emir almadığını, kimsenin önünde “iliklenmediğini”, yani bağımsızlığını ve tarafsızlığını simgeler.
  3. Siyah ve Sarı Renkler:
    • Siyah Renk: Hukukun ve yasaların ağırlığını, ciddiyetini ve tarafsızlığını (hiçbir rengi yansıtmadığı için) temsil eder.
    • Sarı Renk: Genellikle yaka ve kol ağızlarında bulunan sarı yaldızlı sim ise adalete hizmet etmenin getirdiği ağır sorumluluğu ve vicdanı sembolize eder.

Kronikçi’nin Lugatı/Aynasızlar

70’lerde Reno’lar piyasaya ilk çıktıklarında fabrikadan sağ aynasız çıkıyordu. Alan kişi ilk önce sağ aynayı taktırıyordu. Polis arabalarına kimse cebinden ayna taktırmadığı için sivil polis araçları hemen belli oluyordu. Bu yüzden polislerin adı argoda “AYNASIZ” olarak kaldı.
Doğru mu ?


  1. Renault 12’ler ve Sağ Ayna: Gerçekten de 1970’li yıllarda Türkiye’de üretilen Renault 12 (ve Murat 124 gibi) birçok arabanın baz modellerinde, maliyeti düşürmek için sağ (yolcu tarafı) dikiz aynası standart olarak bulunmazdı. Bu, sürücülerin sonradan kendilerinin taktırdığı bir aksesuardı.
  2. Sivil Polis Arabaları: O dönemde sivil polis ekipleri tarafından da bu Renault 12’ler yaygın olarak kullanılıyordu. Emniyet, genellikle bu ekstra ayna masrafını yapmadığı için, sivil polis arabaları trafikteki diğer arabalardan bu özellikleriyle ayırt edilebilir hale geliyordu.
  3. Deyimin Doğuşu: Halk arasında, yolda sağ aynası olmayan bir Renault 12 görüldüğünde, “Aha, aynasız!” diyerek bunun bir sivil polis arabası olduğu anlaşılıyordu. Zamanla bu ifade, arabadan kişiye geçerek doğrudan polis memurları için kullanılan bir argo terime dönüştü.

Elbette, polisin “yaptığına dönüp bakmadığı” veya “vicdan aynası olmadığı” gibi daha mecazi ve sonradan üretilmiş teoriler de mevcut, ancak en somut ve tarihsel olarak mantıklı açıklama bu araba hikayesidir.

Yani özetle, bu bilgi doğrudur. “Aynasız” kelimesi, 70’lerin Türkiye’sindeki otomotiv ve emniyet pratiklerinden doğan harika bir argo örneğidir.

Kronikçi’nin Lugatı/Tuzlu Kahve

Tuzlu kahve eski zamanlarda görücü usulü evlilik yapılırken eğer gelin damadı beğenmez ya da benim aklımda, kalbimde başkası var mesajı vermek istiyorsa ona tuzlu kahve ikram edermiş. Doğru mu ?


1.Reddetme Mesajı : Bu, en yaygın ve en eski rivayetlerden biridir ve doğruluk payı vardır. Eskiden, görücü usulü evliliklerde söz hakkı daha az olan gelin adayının, damadı beğenmemesi veya evliliğe razı olmaması durumunda, kahveye tuz koyarak mesajını sessizce ve kibarca ilettiği anlatılır. Tuzlu kahveyi içen damat adayı, istenmediğini anlar ve incelik göstererek konuyu kapatırdı.

2. Günümüzdeki Anlamı (Karakter Testi): Ancak zamanla bu gelenek evrimleşmiş ve günümüzde daha yaygın olan anlamı, bir “karakter testi”dir. Gelin adayı, damadın sabrını, sevgisini ve kendisi için ne kadar fedakarlık yapabileceğini ölçmek için kahveye bilerek tuz atar. Damat adayından beklenen, yüzünü buruşturmadan, şikayet etmeden o kahveyi sonuna kadar içmesidir. Eğer bunu yaparsa, “müstakbel eşi için her zorluğa katlanacağı” mesajını vermiş olur ve ailelerin gözünde takdir toplar.

3. Romantik Rivayet (Kaza Hikayesi): Bir başka rivayete göre ise, çok heyecanlı bir gelin adayı, kahve yaparken yanlışlıkla şeker yerine tuz koyar. Damat adayı, onu mahcup etmemek için tuzlu kahveyi ses çıkarmadan içer. Damadın bu düşünceli tavrından çok etkilenen gelin adayı, ona olan sevgisinin artmasıyla bu durum tatlı bir anıya ve geleneğe dönüşür.

Özetle: Bu bilgi yanlış değil, geleneğin tarihsel kökenlerinden biri olarak anlatılan güçlü bir rivayettir. Ancak günümüzde bu gelenek, bir “reddetme” aracından çok, damadın sevgisini ve sabrını ölçen tatlı bir “karakter testi”ne dönüşmüştür.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑